AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Dante buna ne derdi?


Tuncay Doğan

Dante buna ne derdi? - Tuncay Doğan Bugün de yalınız, mutsuz ve umutsuzum. Gözlüklerimi takmak, aynaya bakmak bile içimden gelmiyor. Nereye baksam, savaş uçakları tarafından bombalanarak vücutları paramparça edilen 35 genç cansız bedenin battaniyelere sarılarak yan yana dizilmiş halleri duruyor karşımda.

Küçük odam, içinde çok eşya olmamasına karşın, nedense dağınık geliyor gözüme. Algılamadaki fluluk miyop olmamdan değil, tatsız tuzsuz olmamdan kaynaklı biliyorum.

Yaşamlarının baharında 35 genç diyorum, katliam diyorum, ölüm diyorum. Aklıma nedense 35 yaş şiiri geliyor. Dante geliyor, Tarancı geliyor… Anlam veremiyorum… Düşüncelerimden sıyrılmak istiyorum.

Radyo haberleri, yaşadığım şehirde fırtınalar koptuğunu, çatıların uçtuğunu haber veriyor. Çoktandır birinin karşısında oturup kendisini seyretmesine hasret televizyonumun düğmesine basıyorum. Evlerin üzerine yıkılmış koca ağaç gövdeleri, kiremitleri uçtuğu için çıplak kalmış çatılar, otobanlarda devrilmiş araçlar görüyorum. Kendime kızıyorum. Fırtınalar kopmuş, ben çift camlı pencerelerimi sıkı sıkıya kapatmış, kendimi dünyadan koparmışım. Oysa bir kez olsun pencereye gidip baksam, kafamı uzatsam fırtınaya bizzat şahit olacakmışım. ‘Hadi kalk, uyuşukluğundan kurtul’ diyorum.

Haber spikerinin zorunlu olmadıkça sokağa çıkılmaması, çıkılsa bile dikkatli olunması gerektiği yönündeki uyarısı bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyor.

Sık sık uğradığım küçük gölün kıyısındayım yine. ‘Neden herkes gibi kalabalık yerlere takılmıyorsun, değişik yerler keşfetmiyorsun; yeni insanlar tanımıyorsun. Belki çabalasan, yalnızlığını yenersin’ diyor içimdeki ses. Sus diyorum, sussss… 

Havamda değilim, anladım. Geldiğim gibi evin yolunu tutuyorum. Evime yakın uzun sokağı arşınlarken, çatılara yakın yürümemeye dikkat ediyorum. N’olur n’olmaz diyorum, bakarsın kiremitler yağıverir yukarıdan başıma.

Sokağın ortasına vardığımda, kulakları sağır eden bir uğultuyla birlikte fırtına kopuyor. Çok güçlü bir rüzgar esiyor önce. Arabaların arasına sinersem korunmuş olurum diyorum. Ancak felaket sandığımdan daha büyük. Adeta yeri emen, ne bulduysa içine alıp yutan hortumu gördüğümde, saklanmanın iyi bir fikir olmadığına karar veriyorum. Pustuğum yerden çıkarak, geldiğim yöne doğru var gücümle koşuyorum; köşeyi dönersem kurtulurum umuduyla. Ancak nafile, döndükçe daha da büyüyen hortum beni de içine çekiyor. Artık kulaklarım duymuyor, gözlerim görmüyor. Bir yapraktan farkım yok şimdi. Kendi dairemde boşlukta her geçen an biraz daha hızla döndüğüm hissi, hatırladığım son şey oluyor.

*** 

Uyanır gibi oluyorum; bunu biliyorum ama en küçük bir şey hatırlamıyorum geçmişe ve o ana dair. Kimim, neredeyim? Dakikalar geçiyor, çevreme bakıyorum. Dağlar arasında düz bir tepe. İnsanlar görüyorum, genç erkekler. Buldukları koca taşların üzerine oturmuşlar. Hepsi yüzüme bakıyor. Sonra yavaş yavaş fikir yürütme yeteneğime yeniden kavuşuyorum. Genç adamların yüzleri tanıdık geliyor nedense.

Çevrede bidonlar, çuvallar, hayvan leşleri görüyorum. Bir kısmı parçalanmış… Karlar erimiş, toprak yanmış. Canlı adına ne varsa yanmış kül olmuş. Toprakta koca çukurlar görüyorum; toprak da parçalanmış. Etrafta şarapnel parçaları… Üzerinde sarı renkli rakamlarla seri numarasının yazıldığı küçük şarapnel parçasını alıp cebime koyuyorum. Ötemde, sınır taşına benzer bir taş…

Az ilerde kuleye benzer yapılar duruyor. Askeri gözetleme kuleleri olmalı diyorum. Evet doğru, şimdi kulelerde hareket halinde olan silahlı askerleri de seçebiliyorum. Görünmemek için siniyorum… Artık şüphe yok: Burası Uludere.

Genç adamlar halen yüzüme bakıyor… Hayır olamaz, bu mümkün değil; siz öldünüz. Bu nasıl şey diyorum. Bendeki telaş ve şaşkınlığın zerresi onlarda yok.

Şimdi anladın mı kim olduğumuzu. Bunlar Çetin’le Bedran. En küçüklerimiz. Henüz 12 yaşındalar. Erkan’la Şıwan onlardan bir yaş büyük. Bunlar da Mehmet, Bilal, Aslan, Adem… Savaş, Orhan, Fadıl…Mahsum, Cihan, Vedat, Cemal, Serhat ve diğerleri...

Sen diyorum peki, sen kimsin? Şervan diyor, ‘benim adım Şervan.’ Artık eminim, bir zamandan kopmuş, bir mekandan çıkmış başka bir zaman ve mekana girmiştim. Rahatlıyorum nedense. Başıma gelecekler artık umurumda bile değil. Peki neden ben diyorum, neden beni seçtiniz.

Tesadüf değildi… 35 yaş şiirini düşündüğün anı hatırlıyor musun. İşte o an senin doğru kişi olduğuna karar verdik.

Şervan anlatıyor: ‘Biliyormusun, en sevdiğim şiirdi. Hep 35 yaşımda nasıl bir adam olurum diye merak ederdim. Kader mi desem, yazı mı desem. 35 olamadım, hiçbir zaman da olamayacağım ama 35’in içindeyim şimdi.

Etrafıma bakıyorum, bombalarla parçalanmış 35 yürek karşımda duruyor. Rahatlar, gazete manşetlerinde gördüğüm parçalanmış, yanmış bedenleri şimdi sapasağlam. O sırada, tepemizden geçen helikopterin çıkardığı ürkütücü sesi duyuyor ve saklanmaya çalışıyorum. Korkma diyor Şervan, ‘korkma, onlar artık bizi göremez. Seni de göremezler. Onlara göre biz ölüyüz.’

Dante gibi değil yarı ömrümüz
35’tir sayımız
Kalleş bir gecede vurdular
Akıttılar kanımız
Terörist dediler, şaki dediler
Kıymeti harbiyesi yok, beş para etmez canınız
Bilmediler oysa; anamıza kuzuyuz, atamıza nazlıyız
Şair, meseli sen rast eyle
Kürdüz, çocuğuz, kaçakçıyız
Şakaklarımıza kar yağmayacak, ağarmayacak saçımız
Hiçbir zaman olmayacak aynamız tarağımız
Gördüğümüz son beyaz, kefendeki akımız
Resimler sararsa da duracak zamanımız
Gizli sevdik, sözlüydü bazılarımız
Baba olamayacak, öksüz kalacak sevdamız
Bir andı:
Gökyüzü kızıla boyandı sıçrayınca kanımız
Aleviyle eridik, ateşlerde yandı canımız
Kuşlar değil, demir canavarlardı uçanımız
Neylersin ölüm herkesin başında
Lakin namert olmayaydı düşmanımız
Mahşerden çıktık, dost meclisi şimdi mekanımız
Hepsi kardeş-bacı, can yoldaşımız
Şair, dört cihana duyur şu andımız
Biline ki; artık direniştir adımız.

Artık direniştir adımız, artık direniştir adımız...’ Ses adeta binlerin ağzında çıkıyor şimdi. Yükseliyor, yükseliyor… Bir an kulaklarım patlayacak, beynim parçalanacak sanıyorum. Şervan, Bedran, Şıwan, Cihan… Yavaş yavaş yok oluyorlar. Görünmez… Ellerimle kulaklarımı kapatıyorum. Başımda dayanılmaz ağrılar, kendimden geçiyorum.

***

Temiz ve aydınlık bir hastane odasında, sıcak bir yatakta açıyorum gözlerimi. Başımda bekleyen sarışın hemşire seviniyor. Dün gece hastaneye getirildiğimi, baygın durumda olduğumu anlatmaya çalışıyor. Dinlemiyorum bile. Pantolonumu ver diyorum. Şaşırıyor. Elimi cebime atıyorum ve avucumda şimdi üzerinde sarı renkli rakamların olduğu şarapnel parçası. Gülümsüyorum; sarılamadığıma, hatırımı alamadığıma hayıflanıyorum. ‘Beyefendi, dün gece size ne olduğunu hatırlıyor musunuz?’ Söylesem de anlamayacak, inanmayacak. Biliyorum, nasıl olsa hiç kimse inanmayacak. Mutluyum. Sadece, fırtınanın uçurduğu kiremit kafama düştü diyorum.



Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili haberler

İlgili Yazılar