
Doğal felaketler genelde insanlar arasında dayanışmayı güçlendirir, derler. Dünyanın yüzlerce ülkesinde bunun örnekleri vardır. Doğal felaketlerin yaşandığı dönemlerde, birbirine düşman ülkeler arasındaki ilişkiler duygusal etkileşimle sakinleşir, bazen olumlu bir yönde ilerler. Doğal felaketlerin yarattığı etkiyle bazen savaşlara ve çatışmalara dahi ara verilir.
Van depreminde ise tersine, insanlığımızın bittiği yer olarak tarihe bir dipnot düştük. Van’da bir deprem yaşandı ve yüzlerce insan yaşamını yitirdi. Binlerce insan sokaklarda kalıyor. Yüzlerce bina yıkıldı. Köyler yerle bir olmuş durumda.
Böylesi durumlarda devlet denen yapı kendi kurumlarını devreye sokar. En kısa zamanda afet yerine müdahalede bulunur. İnsan yaşamı her şeyin üzerindedir. O anda çocuk, kadın, yaşlı herkes yaşam mücadelesi içerisindedir. Yaşam için zamanla bir yarış vardır. Saniyeler önemlidir, çünkü ölümle yaşam arasında en ince çizginin bulunduğu andır. Enkazlar altında insan sesleri duyulduğunda yüreklerin hızla attığı zamandır. Birini kurtarmak için eliyle, tırnağıyla betonlara sarılır, duyulan sese ulaşmak ister. İşte böyle bir anda kendisini ‘büyük-güçlü gören devlete’ bakar, ne zaman gelecek de enkaz altındaki canı kurtaracak. Umutlarını korumak ister, sonuçta bir canın kurtarılması her şeyden önemlidir. Ama devletin politik yaklaşımı devreye girer. Bir şey yapmaz ve işleri ağırdan alır, ne kadar zarar verirse kendisine kar görür. Ne de olsa deprem, savaş bölgesinde olmuş, bir hafta önce orada 100’ün üzerinde asker ölmüş. İntikamını böyle almak ister. Yalova depreminde bütün askeri güçler kurtarma çalışmalarına katılırken, Kürt coğrafyasında ise savaş naraları atılıyor. Yüzlerce insan kurtarılmayı beklerken, ordu tanklarıyla, uçaklarıyla deprem bölgesini bombalıyor.
Bundan dolayı işler tersine işliyor. Örneğin Kızılay denen bir kurum var. Sorumsuzluğun en basit örneğini sergilemeye devam ediyor. Başbakan, bakanlar Van merkez olmak üzere deprem bölgesine gittiler. Sanki bir şey olmamış gibi davrandılar. Yardım dediler, hala bölgeye giden bir şey yok. İnsanların ölüm çığlıkları yükseliyor. Çocuğunu kurtarmak için ağıtlarla acısını dinlendiren anneyi dinliyoruz ekranlarda.
Örneğin depremin sembolü haline gelen Yunus’un ölümü bir cinayettir. Herkesin yüreğini yakan Yunus, kurtulmayı beklerken göz göre göre öldürüldü. Yunus, enkaz altında adını bilmediğimiz ve kahraman olarak tanımlanan birisi tarafından ölmemek için korunmaya alınmış. Kendisini feda ederek vücudunu siper etmiş. Yunus gözlerini açmış, üzerinde yüzlerce ton enkaz altında kurtulmayı bekliyor. Yunus’un yaşamla mücadele anı saniye saniye görüntüleniyor. Peki, kurtaracak birileri var mı? Yok. Ekipler var mı? Yok. Kurtarıcı araçları var mı? Yok. Sonuçta kurtarılacak olan Yunus, enkazlar altında geçirdiği iç kanama nedeniyle yaşama veda ediyor. Kendisini korumaya çalışan ‘isimsiz kahraman’ gibi ölüyor. Sorumlusu, Van Kürt bölgesi olduğu için yardımları geciktiren devlettir.
Bu olaylarda politik yorum yapmak çok saçma gelir. Sonuçta bir doğal felaket denilir. Ama Türkiye’ye baktığında bir deprem dahi politik çıkarlara, ırkçı-histerik duygulara kurban ediliyor. İşte en tipik iki örnek: Birincisi Habertürk spikeri Duygu Canbaş, canlı yayında “Her ne kadar Van'da olsa da acımız büyük” diyor. ‘Her ne kadar Van da olsa’ yine de üzülmüş Canbaş. Ne demek istiyor Habertürk spikeri: Aslında Kürt olduğu için üzülmeye değmez ama biz yine de üzülüyoruz. Bir büyüklük yapıyor Kürtler için. Kürtler yok edilmesi gereken varlıklar ama “yine de üzüldük”… İşte bu insanlığın bittiği yerdir. İnsanlıktan nasibini almamış birinin haber sunuculuğu yapması Türkiye’nin insanlık gerçeğini ortaya koyuyor.
İkincisi ise ATV'de yayımlanan Tatlı Sert programının sunucusu Müge Anlı’nın şu ifadeleri: “Herkes haddini bilecek. Yeri geldi mi taş atacaksın, Mehmetçik'i kuş avlar gibi avlayacaksın sonra zor günlerde canım cicim deyip, yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın. Askerlerimize polislere zeval vermesin.”
Şimdi Müge Anlı’nın derdini biliyoruz. Uzatmalı sevgilisi evli bir Emniyet Müdürü. Ona vermek istediği bir mesaj. Ama insanlığa dair en ufak bir özellik taşımayan bir mahlûk. Van’da bebelerin enkaz altında çığlıkları yükseliyor, bir televizyonun programcısı ise “size yardım yok, ölün” diye bağırıyor. Yani afet bölgesine yardım gönderilmesini istemiyor. Politik bir olayı doğal bir afette kullanıyor. Bu histerik duygulara sahip olan biri sevgilisinden olacak çocuğunu gerçekten sevebilir mi? Diyor ki “canım, cicim deyip yardım isteyeceksiniz.” İnsanlığını yitirmiş, annelik duygusunun ne olduğunu bilmeyen, işkenceci sevgilisi Emniyet Müdürü’nden dayak yiyen, erkekleşmiş bir kadının Kürt toplumuna bu şekilde hakaret etmesi, kendisinin özel yeteneği olmayıp bir piyon gibi konuşturulmasından geliyor.
Bundan dolayı, çalıştıkları televizyon kanallarından bu iki kişiye ciddi bir tepki gelmedi. Çünkü devletin mantığını dışa vuruyorlar. Politik alandaki başarısızlıkları karşısında, deprem gibi doğal afetleri kullanarak histerik duygularını tatmin etmek istiyorlar.
Bu yaratıkların unuttuğu bir gerçeklik var: Anadolu ve Mezopotamya halklarının tarihsel ortak özelliği zor anlarda dayanışmayı başarabilmeleridir. Bu depremde de aynı duygular işleyecektir. Hiç kimsenin şüphesi olmasın.