
Kürt sinemasında Bahman Ghobadi’nin ‘Dema Hepsên Serxweş’ filmiyle Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera ödülünü aldığı 2000 yılı milat alınırsa, Kürt sineması 10 yılı geride bırakmıştır. Kürt sinemasını tanımlanma arayışı da devam etmektedir. Kürt sineması var mıdır? Varsa dinamikleri nelerdir? Neyi, nasıl anlatır? Bu yazıda 10 yıllık gelişmeleri aktarıp, Kürt filmlerinin anlatı yapısı üzerinde duracağız.
Edward Said, Hamid Dabaşi’nin ‘Filistin Sineması: Bir Ulusun Hayalleri’ kitabı için yazdığı önsözde, Filistin Mücadelesinin bütün tarihinin ‘görünür olma arzusu’yla ilgili olduğunu belirtir ve Filistin sinemasının da bu bağlamda anlaşılması gerektiğini kaydeder. Said göre, ‘Filistinliler görünmezliğe karşı dururlarken -ki en başından beri bu yazgıya direnmişlerdir-, öbür yandan medyada pervasızca tekrarlanan klişelerle (terörizm ve şiddetle ilişkilendirilen bir görsel kimliği temsil eden Arap, kefiye ve taş atan Filistinli kilişesine) karşı koymaktadır.’
Dabaşi’ye göre, "Filistinli sinemacılar, kendilerine ait olan fakat kendilerine bırakılmayan bir yasak ülkede kendi sinemalarını yaratmanın - bu dünyada var oldukları"nın görsel kanıtını sunmanın- hayalini kurmaktadır.’ Gerek Said’in görünür olma, varlığını ispat etme aracı olarak sinemayı tanımlayışı, gerek Dabaşi’nin ‘görsel kanıt hayali’ Kürtlerin sinemayla ilişkilerini de izah edebilmektedir. Hem Dabaşi hem Said’in sözlerini Kürt sinemasına da uyarlamamızda hiçbir sakınca yoktur.
Devleti olmayan bir ulusun sineması
Devletsiz bir ulus tam olarak nasıl bir sinema doğurur ve bunu başarınca da ortaya çıkan ne türde bir ulusal sinema olur? Bu soruya Dabaşi şu cevabı vermektedir: ‘’Filistin sinemasını eksen alan bu önerme, onun kökeni ve özgünlüğünün travmatik tabiatına işaret eder. Sinema dünyası Filistin sinemasını nasıl ele alacağını tam olarak bilemiyor, zira gözlerimizin önünde ortaya çıkan şey, en ciddi sonuçlarına haiz bir devletsiz sinemadır.’’ Kürt sinemasını da bugün Türkiye nasıl ele alacağını bilemiyor. Bu sebepledir ki, henüz Kürt söylemine alışmayan toplum dillendirdiğimiz ‘Kürt sineması’ terimine de rahatsızlığını dile getirmektedir.
Dünya sinema tarihinden...
Dünya sinema gelenekleri, akımları belirli toplumsal olaylardan sonra ortaya çıkmıştır. Buna ilk akla gelen 1. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Dışavurumcu Alman Sineması, ikinci dünya savaşı ortaya çıkan İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalga’sı, Sovyetlerin 1917 Ekim sonrası ortaya çıkan devrim sinemasıdır. Çin, Küba ve İran’daki devrimler de bu ülkelerdeki ulusal sinemaların gelişimini tetiklemiştir.
Kürtler için de bu travma son 30 yılda yaşadığımız hak arayışı ve özgürlük mücadelesidir. Kürt sineması için eşik olarak denilecek bir süreçteyiz. Travma yaşanmış ve bunun karşılığı gün be gün sinemada karşılığını bulmaktadır, bulacaktır... Kürtlerden söz etmek, Kürdistan demek hala tabu ve kolay bir konu değil Türkiye’de. Böyle bir ortamda Kürt sinemasından söz etmek de kolay değil.
Kürt sinemasının bugününü daha iyi anlamak için öncelikle Kürtlerin görüntülü tarihine göz atmak gerekir. Bugün değin Kürtlerin görüntüyle ilişkisi nasıl kurulmuştur, ne tür gelişmeler Kürt sinemasının oluşmasında etkendir?
Kürtlerin görüntülü tarihi
Önemli tarihleri madde madde şöyle sıralayabiliriz: Ermenistan’daki Kürt Yezidi köylerinde ilk çekimler (Nazê –1926, Êzîdî Kürtler –1932), Kürtçe dublajlı ilk film olan ‘Xecê û Siyabend’ filminin çekilmesi (1991), ‘Kilamek ji bo Beko’ filminin çekilmesi (1992), Med TV’nin açılması (1995), MKM bünyesinde ilk sinema atölyesinin açılması (1995), Türkiye’de çekilen ilk Kürtçe kısa film ‘Ax’ (1999), Bahman Ghobadi’nin ‘Dema Hespên Serxweş’ (Sarhoş Atlar Zamanı) filminin Cannes’da Altın Kamera ödülünü alması (2000), İlk Kürt film festivalinin Londra’da düzenlenmesi (2001), Hiner Saleem’in ‘Votka Limon’ filmiyle Venedik Film Festivali’nde San Marco ödülünü alması (2003), Diyarbakır’da ilk sinema atölyesi düzenlendi (2003), Saleem’in Irak Kürdistan’ında çektiği ‘Kilometre Zero’ filmi Cannes Film Festivali’nde resmi olarak kabul edilen ilk ‘Kürdistan’ filmi oldu (2005), Selahattin Üniversitesi’nde Kürt Sinema Okulu’nun açılması (2005), Türkiye televizyonlarında ilk Türkçe altyazılı Kürtçe belgesel film (Çek Çek), Diyarbakır-Gün TV’de gösterildi (2004), Shahram Alidi’nin ‘Whisper with the wind’ (Sirta la gal ba) filmi Cannes başta olmak üzere pek çok festivalde gösterildi (2009), Min Dît filmi Antalya Film Festivali’nde yarışma bölümüne kabul edildi (2009), Kürt yönetmen Bahman Ghobadi Antalya Film Festivali’nin uluslar arası yarışmasında jüri başkanı oldu (2010), ‘Berf’ adlı Kürtçe kısa film, En İyi Kısa film seçildi.
Gizli tarih, kayıp Kürtler
Yukarıdaki kronolojiden de görüldüğü üzere 1932-1991 yılları arasında Kürtlere dair bir görüntülü arşive rastlayamıyoruz. Peki, Kürtler bu sürede yok olmadıklarına göre neredeydiler? Bunun yanıtı çok basit; derin bir suskunluk, inkâr/yok sayılma, baskı ve yasaklarla karşı karşıya kaldılar. Bu sürede Türkiye sinemasında bir şekilde görüldüler, hatta pek çok kalburüstü, ödüllü filmin kahramanı oldular (Erden Kıral, Ali Özgentürk, Atıf Yılmaz, Lütfi Akad’ın filmleri), adları Kürt değildi. Türk sinemasında Kürdün temsili en çok töre meselesi (Berdel, namus cinayeti, kan davası) olarak yer aldı. Ki bu temsil hala bile sürmektedir. Bu yılın ödüllü filmlerinden Seren Yüce’nin yönettiği ‘Çoğunluk’ filminde bile Kürt kadın karakter ‘namus’la hikâyeleştirildi ve kanımca filmin en zayıf tarafını oluşturuyordu bu yan hikâye. Yeşilçam’da daha sık görülen Kürt’ün temsilleri şöyle devam eder: Köylü, bazen kente göç etmiş ancak kentte de sorunun kaynağı (hırsız, mafya, kabadayı), yoksul, cahil, şalvarlı, esmer, kötü giyimli, bozuk/kaba Türkçe konuşan insanlar…
Hangi film Kürt filmidir?
Hangi filmler Kürt sinemasına dâhil edilebilir? Çok sıklıkla karşılaştığımız bu sorunun bana göre yanıtı basittir. Dünyada ulus sinema kriterleri de yol göstericidir. İlk esas yönetmenin ulusudur, Kürt sineması için de yönetmenin Kürt olmasıdır. Yönetmen Kürt olduğu gibi, bunun bilincinde de olmalıdır. Bu da gösteriyor ki, sanıldığı gibi Kürtler üzerine film çeken Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi, Reis Çelik Kürt sinemasına dahil edilemez. Yönetmenin Kürt olması da yetmez. Hiner Saleem son iki filmini Fransa’da o ülkenin kaynaklarıyla Fransızca çekmektedir. Fransızca çekilen Fransız orijinli bir filmin Kürt sinemasına dahil edilmesi sorunludur. Bu yüzden ikinci bir şart olarak Kürt hikayesini anlatması ve yüksek ihtimalle filmini Kürtçe çekmesi önemlidir. Ayrıca Kürt yapımcının çektiği Kürtçe filmler de Kürt sinemasına dahil edilebilir. Tabi tüm bunlar birer önermeden ibarettir ve tartışmaya açıktır.
Kürt sinemasının dinamikleri
Kürtlerin Türkiye sinemasındaki temsili söz ettiğimiz gibiyken, bugün Kürtlerin çektiği filmlerin dinamiğini ise bambaşka gerçekler oluşturuyor. Bu da aslında Kürdün, Türkler tarafından nasıl algılandığını ve gerçek gibi iki ayrı fotoğrafın bilgisini vermektedir.
Kürtçe ve asimilasyon: Kürt sinemasının esas dinamiğini dil oluşturmaktadır, bu dil Kürtçe’dir. Bazen tamamı bazen kısmi olarak Kürtçe yer alır. Kürtçe’nin kullanımı ya da bilinmemesi, asimilasyon gerçeğinin bilgisini de verir filmin içinde. İkinci önemli bir ayırt edici noktası Kürt müziğidir.
Toprak-insan ilişkisi: Kürtler için yaşam kaynağı topraktır. Köylü bir halktır Kürtler. Filmlerinde toprak ilişkisi vurguludur, toprak yurttur çünkü... İlk çekilen kısa filmlerden birisinin adının Ax/Toprak olması da anlamlıdır. Ax, Kürt sinemasının anlaşılması açısından önemli bir filmdir...
Sınırı geçen kamera: Kürt sinemasının şimdiye kadar çekilen tüm filmlerde hissedilen ortak bir düş vardır, bu dış sınırları geçen, yok sayan bir kameradır. Bu dört parçada ya da dünyaya dağılmış Kürtlerin sinemasının ortak noktasıdır.
Bitmeyen yolculuk / devinim: Kazım Öz’ün ‘Fotoğraf’ı İstanbul’dan Kürdistan’a Kürt ile Türk askerinin yolculuğunu anlatır. ‘Min Dît’ Diyarbakır’dan İstanbul’a gelecek olan çocukların yola çıkışlarıyla biter. ‘Dema Hespên Serxweş’ (Sarhoş Atlar Zamanı) filminde Eyüp kardeşinin yaşaması için gereken ilacı bulmak üzere bir ülkenin içindeki sınırları geçerek zorlu bir yolculuğa çıkar. Bu örnekler çoğaltılabilir. Tüm bu bilgiler Kürtlerin dağınık, devinim halindeki hallerini, yolculuk halindeki tarihlerine ayna tutar.
Sürgün sineması: Kürt yönetmenlerin büyük bir kısmı sürgün ya da değil, yurtdışında yaşamaktadır. Ghobadi geçen sene Cannes Film Festivali’nde kendisiyle Murat Aktaş’ın yaptığısöyleşide artık İran’a dönemeyeceğini ve tüm evinin bir valizden oluştuğunu söylemişti. Ghobadi’nin bu sözleri Kürt sinemasını özetler. İçi hikayeler, trajediler, kültür, tarih, müzik, masal dolu bir valiz taşıyan yurtsuz bir yönetmenin, yurtsuz sineması… Sürgünlük 1991’de Kürtler tarafından yapılmış ilk iki filmde de kendini gösterir. Kürt iş adamı, yapımcı Senar Turgut’un çabalarıyla çekilen ‘Xecê û Siyabend’ filmi bunlardan birisidir. Film hiçbir zaman sinemalarda vizyon şansı bulamadığı gibi, filmin çekimleri sırasında yapımcı Turgut, Van’da gözaltına alındı, ağır işkencelerden geçti. Film Almanya’ya kaçırılarak orada Kürtçe dublajla sadece WDR televizyonunda gösterim şansı buldu. Film sürgün edildi bir bakıma… Bu bilgilerin kaynağı filmin ortak yapımcısı, aynı zamanda o dönemlerde Türkiye’de gazetecilik yapan Mehmet Aktaş’dır.
Gerilla sineması ve Üçüncü Sinema: Kürt sinemasında en özgün ve araştırılması gereken alan gerilla sinemasıdır. ‘Tirêj’, ‘Boy Aynası’, ‘Yüzlerimizin Sırrı’, ‘Kadın Sevdiği Zaman ve Zap’ın Gözyaşları’, ‘Bêrîtan’ filmleriyle artık dağ sineması gerçeğinden söz edilebilmektedir. Latin Amerika’da 1968’de ortaya çıkan ve Solanas ile Getino’nun manifestosunu yazdığı Üçüncü Sinema ile benzerlikler taşımaktadır. Bu manifestoya göre kamera ezilenin elindeki silahtır. Kamera örgütlemeyi, dönüştürmeyi ve hak talep etme aracıdır. Militan sinemacılığa dayanan Üçüncü Sinema’nın diğer sinemalardan ayıran en önemli özelliği seyircinin pasif durumdan çıkarılıp aktif duruma getirilmesidir. Fanon’un ‘bütün seyirciler ya hain ya da ödlektir’ sözü filmin başında yer alır. Filmde bölüm aralarında sorular yer alır ve film durdurulup o konuda tartışma başlar. Film boyunca seyirci bu duyguyu yaşanması için kurgunun da etkisiyle rahatsız edilir. Solanas ve Getino, projektörü ‘saniyede 24 kare ateş eden bir silah olarak tanımlar.’
Masallar / Efsaneler: Kürtlerin masallarla ilişkisi güçlüdür. Bu elbette karşılığını sinemada da yaratmıştır. Ghobadi’nin ‘Nivemang’ (Yarım Ay) filminde gökten otobüse bir peri kızı düşer. Filmin içinde Audey hiç görmediği bir kadının sesine aşık olur. Bunlar masallarda duyduğumuz ve hiç yadırgamadığımız olaylardır. ‘Min Dît’ filminde hikayenin kurgusu bir masal üzerinden çizilir, zil takılarak öç alınan kurdun hikayesidir bu.
Coğrafya (Toprak, dağ, köy, manzara): Kürt sineması alanında çalışan bir akademisyen olan Yılmaz Özdil, Hiner Saleem filmlerinde Kürdistan manzarasının yeniden inşa edildiğini ifade eder. Saleem’in Kürdistan’dan uzakta yaşaması da bu manzarayı yaratıp kaydetme ve daha sonra göstermesine yol açmaktadır. Toprak, dağ, köy manzarası öyle çok şey alır ki bu tür filmlerde bunu ancak yok olmaya karşı kaydetmek, özlem açıklayabilir…
Belgeleme, hatırlama, gösterme: Bu filmlerde en çok hissedilen gerçeği sorgusu ve kendi halkını, kendi hikâyesini anlatma isteğidir. Filmlerin her birisi birer arşiv, belge niteliği taşır. Tüm bu filmler ayrıca birer öncüdür. ‘Min Dît’ filmi tamamen görme, görmeme ve gösterme tanımlamaları etrafında düşündürür seyirciyi. Filmde Gülistan’ın gözleri bir silaha dönüşür; tehlikeli, şiddet dolu, travmatik… Öyle çok şey görmüştür ki, onun gözlerine bakmaya korkarız ve film onun ‘biz’e bakışıyla sona erer. Artık gözleri üzerimizdedir, belki de boynumuza takılan zildir Gülistan’ın gözleri… Onun tüm gördüklerinin tanığı ve ortağı olmuşuzdur…
Öznel bakış, kişisel hikayeler: Benim ‘Kirasê Mirinê: Hewîtî’ belgeselinde halam Emine’nin hikayesini anlatmam, Kazım Öz’ün köyünü anlatması, Özkan Küçük’ün Seyit’te babasını anlatması gibi bilgiler bize kişisel hikayelerin neden anlatıldığına dair bir soru sordurur. Yapım koşullarının zorluğu gibi eksenlerin de belirleyici olduğunu hesaba katmakla birlikte, aynı zamanda kişisel olan toplumsala dönüşmektedir…
Ülke güzellemesi/Nostalji: Öncelikle buradaki Nostalji geçmiş zamana özlem manasında değil, gidilemeyen ülke özlem manasındadır. Tarkovski’nin ‘Nostalgia’ filminde anlattığı, Milan Kundera’nın ‘Bilememek’ kitabında söz ettiği türden bir nostaljidir kastedilen… Bu gidilemeyen ülkenin nostaljisi filmlerde ortaya çıkar. Kazım Öz’ün ‘Son Mevsim şavaklar’ filminde ülkesinin dağına, baharına, kışına, çiçeğine, toprağına hatta kuzusuna bile güzelleme yaptığı görülür. Gidilemeyen, gidilince de özgürce yaşanamayan bir topraktır ‘ülke’…
Sınır vurgusu: Kürt filmlerinde sınırların varlığının bilgisi verilir. Devrim Kılıç’ın Bahman Ghobadi filmleri için yazdığı gibi, tüm filmleri sınırın geçişiyle biter. Bu aslında Kürt sinemasının başladığı yerdir…
Babasızlık: Kürt sineması savaş gerçeğiyle beraber şekillendiğinden filmlerde baba karakterleri yer almaz. Babasız bir sinemadır Kürt sineması. Kürt sinemasının babasız hikaye anlatısının yanında çocuk ve yaşlı merkezli hikayeler öne çıkar.
Sözlü kültür/dengbêjler: Kürt kültürünün bir zenginliği de dengbêjlerdir. Dengbêj geleneği, dengbêj özgünlüğü ve mücadelesi kürt sinemasına konu olmaktadır. 2010 yılı içinde Bülent Gündüz ‘Evdalê Zeynikê’ filmiyle bu kültüre kamerasını yöneltmiştir.
Yas, kayıp: Başlıkta kullanılan kayıp hem fiziksel hem ruhsal kayba işaret eder. Filmlerde kaybedilen/yaşamını yitirilen birisinin matemi içerisinde geçer filmler. Örneğin Sarhoş Atlar Zamanı filminin başında kaçakçılık yaparken öldürülen babanın cesedi köye ulaşır. Tüm filmde baba’nın kaybı ve matemi yaşanır.
Belgesel kamerası/gerçeklik sorgusu: Kürt belgeselciliği ayrıca incelenmeyi hak etmektedir. Kürt sinemasının bugün en güçlü tarafını belgeselciliği oluşturmaktadır. Öz ve Küçük’ün yanı sıra Yüksel Yavuz, Özay Şahin, Özgür Fındık, Çayan Demirel, Rodi Yüzbaşı, Nezahat Gündoğdu, Nursel Doğan, Bülent Gündüz gibi pek çok isim başarılı belgesellere imza atmışlardır. Belgesellerin yanı sıra belgesel kamerası ve yer yer İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin çekim stiline varan gerçeklik vurgusu filmlerde hissedilir.
Resmi tarihe karşı alternatif tarih: Tarih dışında bırakılmış bir halkın çocukları için alternatif bir tarih yazmak kaçınılmazdır. Kürt sineması, özellikle belgeselciliği bunu yapmaktadır bugün. Çayan Demirel ‘38’ ve ‘5 Nolu Cezaevi’ filmleriyle bu vazifeyi yerine getirmiştir. Bu yıl içinde vizyona giren Nezahat Gündoğdu’nun ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ filmi de konusu itibariyle alternatif tarihin oluşmasında önemli bir belge sunmaktadır.
Sessizlikten sonra gelen ses: Ayça Çiftçi bizim Kürt sineması kitabı içinde yer alan „Kazım Öz Sineması: Konuşmak, Hatırlamak“ başlıklı yazısında sessizlikle ile ilgili şunu yazar: „Bu filmlerde Kürtçe konuşulması bile, sadece ‘konuşmak’ anlamına gelmez; artık ‘Kürtçe konuşulabildiği’nin bilgisini de iletir. Bu anlamda da, Kürtçe olarak yapılan bu konuşma, kendisinin içerdiği bilgi, duygu ve anlamı aşan bir şeyler de söylemiş olur; yine sadece ve sadece varlığıyla...’ Sessizlik yerini sese bırakmıştır. Bu ses de Kürt sinemasıdır. Çiftçi’nin belirttiği gibi Kürt sineması varlığı bile sessizliğin bozulduğunun işaretidir ve sessizlikten sonra gelen ses hem bizim için hem dünya için kıymetlidir.
Sanat-savaş-iktidar ilişkisi
Son zamanlarda ‘Min Dît’ gibi pekçok Kürt filmi (Kürtçe çekilecek Kürt yönetmenlerin filmleri) daha görünür hale geldi. Kimi filmler senaryo, yapım ve post-prodüksiyonda kültür bakanlığından destek aldı. Diğer yandan Kürt illerinde halka yönelik şiddet artıyor (Bombalanan çocuklar, kurşunlanan öğrenciler, tutuklanan siyasetçiler, öldürülen masum insanlar). Bir paradoks var burada: Muhalif/karşıt sanat destekleniyor; çünkü bu tür filmlerin desteklenmesi Türkiye’nin demokratikleştiğine dair bir profil oluşturuyor; oysaki bu filmlerin de konusunu oluşturan şiddet azalmıyor, aksine artıyor. Sanat üzerinden tehlikeli bir döngü ile karşı karşıyayız. Bu soruların sorulması gerekiyor.
Kürt sinemasının bugünü
Kürt sineması hem Türkiye halkları hem de dünya tarafından merak ediliyor. Her yıl sayı katlanarak büyüyor. İstanbul-Türkiye sadece Türkiye Kürtleri için değil, Suriye, İran, Irak Kürdistan bölgesinden Kürt yönetmenler için de çekici bir hal alıyor. Hisham Zaman, Bahman Ghobadi, Shahram Alidi gibi şu an Kürt sinemasının en başarılı yönetmenlerinin yeni filmlerini İstanbul’da çekiyor olmaları ilginçtir. Kürtlerin Türkler, Araplar ve Farslarla ilişkisi zorunlu bir akrabalık ilişkisi gibidir, hiçbir zaman yok olmayacak bir kader birliğidir. Bu üç halka komşu ve iç içe yaşam Kürt sinemasını etkilemiştir ancak üretim arttıkça da özgün bir dilin yaratıldığı görülmektedir.
Kürtler adı söylenmeyen, inkâr edilen bir halk olarak Türkiye sinemasını
Yılmaz Güney
gibi yönetmenlerin varlığıyla güçlendirmişlerdir, bugün güç vermeye devam edeceklerdir ancak bir farkla; bu kez adına Kürt sineması denilerek...
Son olarak, Kürt sinemasını tanımlamak için belki erken ama soru sormak için geç değil...