
Başbakan Erdoğan’ın dün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin geçtiğimiz günlerde İstanbul’da ülkücü gençlere seslenirken kullandığı üslubu aratmadı. Bahçeli o konuşmasında, ‘Demokratikleşme, açılım, alt kimlik’ diyerek ülkenin bölünmeye çalışıldığını öne sürmüş ve ülkücü gençlere, ‘Buna geçit vermeyin’ çağrısı yapmıştı. Başbakan Erdoğan da, dünkü konuşmasında şu ifadeleri kullandı: “Eğer demokratik bir mücadele verecekseniz, bunu demokrasinin kuralları içinde verin... Ama yok demokratik mücadele değil de farklı yöntemlerle, bölücü terör örgütünün verdiği desteklerle bir yerlere gelmek istiyorsanız... Bu ülkede buna fırsat verilmeyecektir... Teröre göz yuman, sessiz kalan, terörden nemalanan, terörden siyasi fayda sağlamaya çalışanlar, en az teröristler kadar terörün bu kanlı yüzüne ortaktırlar; bu cinayetlere ortaktırlar.”
Erdoğan, “Barış barış demekle barış gelmiyor” vurgusu yaptıktan sonra, şöyle devam etti: “Terör örgütüyle direkt veya endirekt irtibatı olanlar, bu ülkeye barış getiremezler. Milleti aldatmak mümkün değil; millet nerede, neyin nasıl yürütüldüğünü gayet iyi biliyor. Zannediliyor ki ‘barış diyoruz, şu anda siyasetin de içindeyiz, millet bizi anlamıyor’... Millet sizi çok iyi anlıyor.”
Artık bu konuşmadan sonra, Türkiye’de ‘silahsız çözüm’ arayışlarının tümü savcıların önündedir. Eğer, ‘Şu açılım baskısı, şu AB koşullarının baskısı olmasa ben size gösteririm’ diye düşünen savcı varsa, artık rahatlayabilir. Elleri bizzat Başbakan tarafından serbest bırakılmış bulunuyor.
Başbakan’ın bu konuşmasıyla; bırakalım bu konuda cesur bir duruşu olan bizim cepheyi, hakim medya organlarında ‘askeri söyleme’ mesafeli duran ve yeniden barışın konuşulması için öncelikle çatışmaların durması gerektiğini savunan liberal yazarlar bile, çok kolaylıkla ‘barış barış diyerek terör örgütüne hizmet etmek’ mealinden bir gerekçeyle soruşturmaya çağırılabilir.
DTP’nin kapatılmasından sonra, benzer baskılardan nasibini alan ve bir kuşatma altında tutulan BDP hakkında kapatma davası dahil olmak üzere bir dizi başka gelişmenin güncelleşmesine dahi kimse şaşırmamalıdır.
Çok sayıda aydın ve kurum temsilcisinin, Kürt siyasi hareketiyle farklı bir duruşa sahip olsa da, Kürt halkının özgürlük taleplerini haklı bulduğu için ve ülkenin bir çatışma ortamında uçuruma doğru sürüklendiğini düşündüğü için barış talep etmeye devam ettiği biliniyor. Bunların hangisi neye göre suçlanacak, hangisinin Başbakan’ın ifade ettiği ‘direkt ya da endirekt’ örgütsel bağlantısı olduğunu kim test edecek? Gerçi internet ortamına sızdırılan ses kayıtlarından görüntü servislerine kadar pek çok yöntemin yeni sürecin suç üretme mekanizmasına dönüştüğü düşünüldüğünde; bugün, herhangi bir kişi hakkında dava açıp, yarın da onun önüne ‘Şu kişiyle telefonda konuşurken barış demişsin’ diye bir telefon dökümüyle çıkmak hiç de zor değildir. Bunun ne kadar kolay yapıldığını ve sonuç verdiğini yaşayarak öğreniyoruz.
Erdoğan’ın dünkü konuşmasının nasıl bir iklimi tetiklediğini, koşulladığını anlatmaya çalıştıktan sonra, bundan sonra ne yapılması gerektiğine dair de birkaç şey söylemek gerekiyor.
Başbakan Erdoğan, ‘Kürt Açılımı’ diyerek başladığı ve ‘Milli Birlik Projesi’ söylemine kadar gerilediği ‘açılım’ süreci görüşmeleri boyunca, görüştüğü çok sayıda kurumun ve kişinin bugüne kadar barış mücadelesi verdiğini, bunun için bedel ödediğini bilmiyor mu?
Üstelik bu kurum ve kişilerin, ‘terörle mücadele’ söylemiyle soruna yaklaşmanın çözümsüzlük sürecini derinleştirdiğine dair değerlendirmelerini kendilerinden dinlemedi mi?
Bir süre önce Öcalan’ın çağrısı üzerine Habur’dan Türkiye’ye gelen grupların, ‘açılım’ sürecinin bir parçası olduğunu bizzat bu süreci koordine eden içişleri bakanı söylemedi mi?
Bugün çözümün yöntemini dağda arayan Kürtlerle temsilcilerini milletvekili seçerek Meclis’e gönderen Kürtler, aynı Kürtler değil mi? Peki şimdi bu tabloyu bir sosyal gerçeklik olarak yaşayan milyonlarca Kürt, bu sorunun ‘terör’ hanesini mi, yoksa toplumsal boyutunu mu oluşturuyor? Erdoğan’ın ‘direkt’ ya da ‘endirekt’ bağlantı tespitiyle ele alındığında, milyonlarca mensubuyla birlikte Kürt halkı, ‘terörist’ ilan edilmiş olmaktadır.
Bu bakış açısının, Kürt sorununun derinleşmesinden başka bir şeye hizmet etmeyeceği açıktır.
Erdoğan’ın, barış isteyenlerin ‘eksenini kaydırma’ hamlesine karşı, dik durmak ve yere sağlam basmaya devam etmek, bugün dünden daha da önemlidir.