Bir İntihar Senaryosu
Hanım Köker
Yalnızlığın derinliğine kadeh kaldırıyorken, bir kez daha yalnızlık çaldı kapımı. Bir kez daha, telefonun diğer ucundan bize ulaştı, bir ölüm haberi. Ve bir kez daha ellerim kendisinde eridi. Gözlerim Paris’in buğulu bir sabahına eşlik etti.
Bir intihar senaryosu anlatılıyordu. İsimler bilindik. Tanıdık. Çok yakın. Çok sıcak. Ama yalnızca bir senaryo. Telefona sarılıyorum. Arıyorum, senaryonun başrol oyuncusunu. Yalnız ulaşamıyorum. İnanılması güç.. Tüm haberler aynı senaryoyu anlatıyor gün boyu.. Hayrete düşmemek elde değil.
Bir oyun oynanıyor. Oyunun kuralı yok. O zaman oyunun oynandığı yere bakacaksın derler. Baktım.
Doğru ya.. Orası Türkiye her oyun oynanabilir. Her senaryo çizilebilir. Gerçek gibi. Hatta gerçeğe de dönüştürülür. Çünkü orası Türkiye. Oyunun kuralı olmaz. Çünkü Orası kuralsızlığın kural haline geldiği, ölümlerin normalleştirildiği, cinayetlerin normal ölümler gibi verildiği, kimin eli kimin cebinde olduğu bilinmeyen bir coğrafya.
Telefona sarılıyorum. Hakan Karadağ’ı arıyorum. Çünkü bu yıl Fransa’ya gelecekti. Nefes almaya, eğlenmeye, biraz kafa dinlemeye gelecekti. Çünkü O oyunların kuralsızca, prensipsizce oynandığı, savaşın normal yaşamın bir parçası haline getirildiği Türkiye’nin en zor metropolü İstanbul’da yaşıyordu.
Söylenmesi, yazılması ve çizilmezi zor.. O şimdi aramızda değil. Sonsuzluğa doğru yol aldı. İnanılması güç. Ondan asla inanmayacağım. Hep aramızda olduğunu bileceğim.
Ve şimdi; Hakan, Adanalı kara oğlan. Şimdi seni tanımayanlara nasıl anlatacağım. Şimdi seni bilmeyenlere nasıl söyleyeceğim. Senin efsanen nasıl anlatılabilir ki? Bilemiyorum. Ama tıpkı bu şehrin kasvetli havası gibi içime çöken, öfke, hüznü bir yana bırakıp senin o sıcak gülüşünü anlatacağım.
Adanalı kara oğlan… Arkadaşım.. Dostum.. Ve Avukatım.. Ayağıma atılan her çelmede, mahkeme salonlarında savunmadan önce duruşuyla sonra da dimdik başı ve düşünceleriyle bizleri savunan Kara oğlan. Evet.. O hiçbir zaman kimseye “siz mağdursunuz sizi savunuyorum” hissini uyandırmazdı. O korurdu. O zalimin karşısında, zulme uğrayanın yanında duran, ezilenlerin insanıydı.
O bir devrimciydi. Hemde devrimcilik adına yola çıkanlara taş çıkaran. Düşmanıyla kendi mevzisinde savaşmasını bilen. Bunu ustaca yapan. Her dava sonrası, her adımından sonrası, tehditler alan. Ve hiçbir zaman bu tehditlere boyun eğmeyen sevgili dostum..
Anlardın halimizden, biz Kürt, sen Türk idin. Anlardı bizleri, çünkü O varacağı yererle kolay varmamıştı. Onun hayat mücadelesi de bizimkiler kadar çetrefiliydi. Ondan asıl Türk olan oydu. Şimdi Türklük adına çıkıp konuşanlar değil. Onun celladının ekmeğine yağ sürenler değildi.
Türk medyası gün boyu seni işledi. Yazılan bir senaryonun piyonluğunu yaptılar. Yazılan bir senaryo diyorum.. O ipi boynuna geçirenlerin kimler olduğunu, nasıl bu duruma ve aşamaya gelindiği hiç sorulmadı? Neden? Artık olayların nasıl olduğuna değil, nasıl o duruma gelindiğine ve nasıl ele alındığına bakmak gerekiyor değil mi? Çünkü Hakan öyle bakardı olaylara. Ondan düşmanı çoktu. Tıpkı dostlarının çok olması gibi. O bir devrimciydi, doğanın çelişkilerini de iyi yaşayan bir devrimci. Çünkü devrimcilerin dostları kadar düşmanları da çok olur..
Gazeteci Hrant Dink'in katledildiği gün bende gözaltındaydım. Suçum Kürt olmaktı. Zalimleri kabullenmemekti. İşte o gün Hrant Dink’in katilleri Ogün Samast'a oradaydı. Benim yan hücreme koymuşlardı. Hücrede bir işkence, işkence hanede başka bir işkence yaşıyordum. Yine orada olan Hakan Karadağ’dı. Ogün Samsat gibi katillerin hücredeyken beni tehdit ettiği o gün, yine yanımda olan O büyük Türkiyeli devrimci, Adananın bağrından kopup gelmiş, sıcak, güler yüzlü, cesur çocuk Hakan’dı.
Soğuk hücremden, Hrant Dink’in katillerinin bakışları altından polislerce götürülüyordum. Nereye gidiyordum? İşkence haneye mi? Bilmiyordum. Yine sorgu mu vardı? Ardı arkası kesilmeyen sorular mı sorulacaktı? Yoksa işkence mi yapılacaktı? Bir bilinmeze doğru yol alıyorken karşımda Hakan Karadağ’ı görmüştüm. Öyle bir anda bir dostu görmenin sevincini kim tarif edebilir ki? Edilemez de. İşte sımsıkı sarılmıştı bana.. Ve şöyle demişti “buradayım.. Endişelenecek bir şey yok. En kısa sürede seni savcılığa çıkarmalarını sağlayacağım.”
Öyle de olmuştu. Onu tanıyanlar bu cümleleri bilirler. Veya Hakan’ın olduğu bir yere çözümün de geldiğini bilirlerdi. O canı pahasına çalışırdı. "Yapacağım" dediği şeyi mutlaka yapardı. İnatçıydı. Ve hep gülümseyerek hatırladığım şu özelliği ne olursa olsun karşısındakini mutlaka ikna ederdi. İkna gücü yüksekti. Neden mi? O büyük inanırdı. Kendine inanan biriydi çünkü.
En önemlisi de: herkesin kaçtığı tüm meydanlarda o vardı. Herkesin “bana bir şey olur, en iyisi ben buna karışmayayım” dediği tüm olayların en önünde O duruyordu. O İstanbul gibi büyük bir şehirde, bir çok cellatla tek başına savaşmayı göze alan biriydi. Cesaretini bilincinden, doğrularından ve prensiplerinden alıyordu. Cesareti kendine olan inancındandı.
Şimdi yaşamına kast etti diyorlar. Hakan mı? Olmaz. Onun hayatta en büyük değeri yaşamdı? 40 yıllık ömrü boyunca da yaşam mücadelesi vermişti. Ve insanların yaşam haklarına büyük bir saygı duyardı. Mesleğini seçme nedeni de bundandı. Yaşama büyük bir değer biçen ve saygı duyan birinin kendi yaşamına kastı inanılacak bir senaryo değil?
O kadar çok yaşamı severdi ki, zamanla yarışırdı. Bazen günlerce uyumazdı. Verdiği tüm sözleri tutmak için durmadan çalışırdı. Zamanı yenmek isteyen bir devrimcinin pratikliği ve atikliği hemen anlaşılırdı, onun tüm çalışmalarında. Çalışma temposu yüksek, attığı adımlar sağlamdı. Onca çalışma içinde her hafta müvekkillerini de ziyaret etmeyi eksik etmezdi.
Kocaman gülüşüyle, soğuk zindanlara baharları taşıyan bir Avukat. Bir dostu. Tüm umutsuzlukların, çaresizliklerin olduğu yerde Hakan vardı. Çözümü sunar, morali yükseltir. Çözer ve öyle giderdi. Onun girdiği kapıda ne tür umutsuzluklar, bunalımlar varsa biterdi. Ve o çıktığı kapılarda ardında umut ve sevinç bıraktığını bilerek giderdi. İnsan psikolojisini de iyi bilirdi. Ne de olsa işi insan’dı. İnsanı iyi bilirdi.
Şimdi onun için yazılan senaryoda bir de kadın işleniyor. Kadın.. Hakan kadınlara büyük değer biçerdi. En fazla dostluklarını da kadınlar oluşturuyordu. Yalnız Hakan’ın kadına olan yaklaşımını da onu tanıyan tüm kadınlar bilirdi. Hakan çaresiz biri değildi ki? Hakan duygularına yenilecek kadar mantıksız biri değildi. Bir kadın olarak şunu yazmak istiyorum, o bir kadın için kendi yaşamından vazgeçecek biri değildi. Evet severdi kadınları ama, bir insanın başka bir insan için hayatından vazgeçmesi, bir kadının bir erkek için, bir erkeğin bir kadın için deli divane olması gibi düşüncelerin tamamen karşısında biriydi. Onun yaşamında “olamazlar” yoktu. O düşündüğünü söyler, söylediğini yaşardı. O erkeği de kadını da yenmiş bir insandı. Leyla ile Mecnun gibi aşkların yalnızca romanların, söylencelerin işi olduğunu bilirdi. Onun işi mantıktı. Duyguları mantıkla kontrol etmesini bilirdi.
Bu senaryo onu iyi tanıyanlarca hazırlanmış olmalı. Çünkü Hakan’ın hayatta en büyük zaafı annesiydi. O en çok annesini severdi. Annesine olan sevgisi her şeyin üstündeydi. Kadına da değer vermesi annesine olan sevgisiyle bağlantılıydı. Anne oğul arasında acılardan ve yaşam mücadelesinden örülü bir bağ vardı. Öyle kopmaz öyle sağlamdı. Sırf annesi üzülecek diye bile olsa Hakan asla kendini canına kıymazdı. Özce bu senaryoda hiç tutmadı. Seni tanıyanlar buna inanmadı. Bunun bir senaryo olduğunu anladılar. Bilmeyenler ise konuşsun. Sen aldırmazdın.
Aldırmayalım yalnız, bu senaryonun yazarını ve uygulayanlarını da rahat bırakmamak gerekiyor. Herkes bıraksa bile, senin yol arkadaşların, dostların bunu böyle bırakmayacaklar, buna inanıyorum. Beni affet sevgili dostum. En son sen yolculamıştın beni. Şimdi başka bir ülkede, kendi ülkeme yasaklı yaşıyorum. Bugün senin veda törenin orada değilim. Affet Hakan. Ben gelemiyorum. Ama orada olanları da biliyorum. Bunun peşini bırakmayacak dostlarımızı da.
Bir gün senin için böyle yazacağımı hiç düşünmemiştim. Bir gün senin için elimin tuşlarda gezineceğine. Sen hep bizler için yazardın. Hep bizleri savunmak için bilgisayar başında saatlerce çalışırdın. Şimdi ben yazmak zorundayım. Bir nebze de olsa seni tanımayanlara, seni anlatmak için. Belki Kürtler seni çok tanıyamadı. Ama Kürtlerin büyük bir dostu olduğunu biliyorum.
Sana hiçbir zaman hoşça kal demiyeceğim. Veda törenine de gelemedim ya. Gelsem de, söyleyemezdim. Yalnızca şunu söyleyeceğim, yüreklerimizin kapısında açtığın yere hoş geldin. Hoş geldin Büyük devrimci.
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|