
Devlet yeniden yapılanıyor. Asker kendi içindeki 'Ergenekoncuları' ayıklıyor.
Askerin siyasi kolu da 'Ergenekon avukatını' tasfiye ediyor.
Şimdi sıra 'yargıda'.
Askeri ve siyasi dayanağı çökmekte olan yargının, uzun süre şimdiki gibi 'vesayetçi' bir çizgide kalması mümkün değil. Ya referandum bunların işini bitirecek ya da bunlar TSK'ye ve CHP'ye bakarak, tıpkı Önder Sav gibi 'değişecek'ler.
Askerin, CHP'nin ve yargının vesayetçi rejiminin kökü Cumhuriyet'in kuruluşuna dayanıyor. Neredeyse yüzyıllık bir yapı şu son bir kaç yıl içinde adım adım demonte oluyor. Ama adım adım. Yani devletin gücüne, egemenliğine en az zarar verecek biçimde. Elbette direnişler oluyor. Askerde, yargıda ve CHP'de, bu arada elbette üniversite içinde uyumsuzluk sorunları ortaya çıkıyor.
Düşünün Ümraniye'deki 'tek baskınla' ordunun içindeki koca koca paşalar yıkılıp gitti.
Tek bir 'kasetle' CHP'nin 'değişmez, değişmesi teklif bile edilemez ebedi Başkanı' yerle yeksan edildi.
Ve hem TSK, hem de CHP, AKP'ye muhalif konumlarını koruyarak, kendilerini 'Ergenekoncular'dan ve 'avukatlarından' temizliyor ve böylece yeni koşullara adapte oluyor.
İyi de devlet demokratikleşiyor mu? Hayır.
Ne AKP reformları demokratikleşmeye yol açıyor; ne de TSK ve CHP'nin yeni duruma uyum sağlaması demokratikleşme sonucu doğuruyor.
Demokratik bir devlet 'Türklerle eşit hak istiyoruz' diyen bir halka karşı savaş yolunu seçmez, sivil halk iradesini kitlesel tutuklamalarla baskı altına almaz. Bunlar oluyor. Demek ki devlet demokratikleşmiyor.
'Bardağın dolu yanı yok mu' türü demagojilere yer yok. Çünkü ortada bardak filan yok. Savaş var. Savaşın olduğu yerde bütün 'bardaklar' boş. Siz hiç 'demokratik bomba', 'demokratik öldürme' gördünüz mü, işittiniz mi?
'Efendim biz sivil hükümeti askerin tasallutundan kurtarıyoruz, hele o bir kurtulsun, sıra Kürdü kurtarmaya da gelecek' diyenlere ne diyelim? Şöyle diyelim: Siz Kürdü kurtarmayı bırakın, kendinizi savaş suçlularının ortaklığından kurtarın...
'Öyle oldu, evet, ama, Habur, hubur' diye gevelemenin anlamı yok. İnsanlar ölüyor. Tehlike büyüyor.
Her gelişme, her olay, ortaya çıkan her olgu, bir kere daha bizi doğruluyor: Kürt sorununda Kürt halkının talep ettiği çözüm için mücadele etmeyenler, askeri vesayete son verme adı altında devletin yeniden yapılandırılmasında pasif, zavallı, işe yaramaz ve sonuç vermez bir duruma düşerler.
İşte hemen her gün Batı'da ve Doğu'da evlere yine tabutlar gelmeye başladı.
İmralı'da Öcalan tehlike çanlarını çaldı.
'Açılım'dı, şuydu, buydu diyerek girişilen oyalamaların iç yüzü ortada. Devlet yıllardır ciddi bir direnişle karşılaşmadan, Bölge'de tahkimatını yaptı ve şimdi çatışmayı bombardımanlarla ve yüzbinlerce kişilik askerin yer aldığı operasyonlarla tırmandırıyor.
Ve AKP yanlısı aydınlar bize, 'Önemli olan darbelere karşı olmaktır, 27 Mayıs'a da, 27 Nisan'a da, 28 Şubat'a da...' diyorlar.
CHP bunu duyuyor. Ve Kılıçdaroğlu, bir gün içinde 'çok doğru' diyor AKP yanlısı demokratlara: '27 Mayıs'tan utanıyorum, 27 Nisan'ı kınıyorum, 28 Şubat'a direnmeyen Erbakan'ı lanetliyorum...'
Tam elli yıllık bir tarihin inkarı, bir kasetle ve iki üç hafta içinde gerçekleşiyor.
Ama Cumhuriyet kurulduğundan beri süregiden Kürt sorununu inkar ve imhayla çözme siyasetinde değişen bir şey yok. Birinci Dünya Savaşı'nda cephe gerisini temizleme adına yapılan Ermeni soykırımını, İkinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde Dersim Katliamı'nın izlemesi, her askeri darbede saldırının sivri ve en sinsi ucunun Kürtlere karşı çevrilmesi, 1990 başında, tam Türk finans kapitalinin bölgeyi paylaşmak için Birinci Körfez Savaşı'ndan yararlanmaya kalkıştığı sırada, bunu sağlama almak için ilk iş olarak Çiller, Ağar ile ordu üçlüsünün onbinlerce insana karşı giriştiği vahşi kampanya ve şimdi, yine bölgedeki dengelere Kürtleri feda etme yönündeki amansız saldırılar... Bu tarihsel kanlı çizgide, kimi yöntemler, biçimler kısmen değişse bile hedef bakımından hiçbir şey değişmedi.
Bu AKP'nin ve CHP'nin ortak çizgisidir. Çünkü bu çizgi devlet çizgisidir, her iki parti de devlet partisidir. Biri Refah'tan koparılıp, devletleştirildi; diğeri eski devletin partisi olmaktan yeni devletin partisi olmaya doğru evrildi.
Güncel bakımdan çok önemli görünen Kılıçdaroğlu ve benzeri işler, tarihsel ölçekte üç kuruşluk bir önem bile kazanamaz. Ama eğer bu savaş önlenemezse, tarih Türkiye'nin yaşadığı kaosu defterine geçirecek.
Öcalan İmralı'dan tehlikeyi ilan etti. Ufuk Uras, bu tehlikeyi önlemek için, bir parlamenter ve akil insanlar heyetinin İmralı'ya gitmesini önerdi.
Ufuk Uras biricik çözücü öneriyi yapmış durumda.
Ne diyelim?
Öcalan'la konuşulsun, BDP'yle doğrudan, KCK'yle dolaylı yollardan ya da devletin KCK'li saydığı tutuklularla müzakere süreci başlasın.