
Bugün 2009'un son günü. Cümleye böyle girildiğinde hemen akabinde bir geçmiş yıl değerlendirmesi geleceği sanılır. Ama ben ne yazık ki böyle kesimlenmiş bir yıl değerlendirmesi yapmayacağım. Çünkü 2009 yılı siyasal gelişmeler açısından bitmiş bir yıl değil ne yazık ki.
Yaşananlar bir tür 'arkası yarın' formatında devam ediyor. Ne vesayetçi siyaset devri henüz bitirilebildi, ne de Kürt sorunu çözülebildi. Bu sorunlar adeta transformasyon yaşadı. Bugün son gününü yaşadığımız 2009 yılında Türkiye siyaseti için başat önemde olan bu iki sorun belli biçim değişiklikleri yaşadı. Bu biçim değişikliğine mukabil yeni stratejiler de hayatımıza girdi.
Dilerseniz vesayetçilik meselesine bir bakalım. Türkiye Cumhuriyeti'nin sivil-demokratik siyasetle yönetilmesi hayali oldukça eski bir ukde. Bu ukde son birkaç yılda ilk defa güçlü gerçekleşme koşullarına sahip oldu. Askeri-sivil bürokrasinin vesayetinde ilerleyen siyasette ilk defa demokrasi başat güç olabilme olanakları kazandı. Özellikle Kürt sorununda şiddetin artık devlet içinde bir çözüm argümanı olmadığını gösteren olaylar, gerilla-asker savaşında ortaya çıkan pata durumu 'Kurtarıcı ve muzaffer' asker mitini toplumda da sorgulanır kıldı. Ergenekon olarak adlandırılan ve TSK içinde örgütlenen derin devlet oluşumunun tartışılmaya ve yargılanmaya başlaması kamuoyunda askerin, yargının ve yereldeki devlet oluşumlarının yeniden sorgulanmasına, devlet olarak bildiği aktörlere karşı kuşkulu olmasına yol açtı.
2009'a asker-yargı ağırlıklı iş gören vesayetçi rejimin sorgulandığı bir ortamda girildi. Bu nedenle 2009'a pek çok çevre demokratik- siyaset rejiminin hakim olacağı bir yıl anlamı yükledi. Ama 2009'un sonuna geldiğimizde bu durum hala bir ukde olmanın ötesinde değil. Çünkü yaşananlar vesayetçiliğin bitmediğini sadece el değiştirdiğini gösterdi. Özellikle Kürt sorunu gibi bir tür demokrasi turnusolu olan soruna yaklaşım, bu konuda oldukça güçlü veriler sundu.
2009 yılında demokrasi ve barış kriterleri etrafında Kürt sorununun çözümünde önemli mesafeler katedilmesi umuluyordu. Kürt sorunu gibi güçlü bir çatışma zemininin çözülmesi ile vesayetçilik dayandığı önemli bir kaynağı kaybederek güçsüzleşecekti. Vesayetçiliğin boşalttığı alana ise demokrasi girebilirdi. Fakat öyle olmadı. Ergenekon davası ile tartışmaya açılan ve giderek alan boşaltan asker-yargı erklerinin alanlarına nüfuz eden bir başka güç yeni bir vesayet oluşturmaya, statüko kurmaya başladı.
Yani 2009 vesayetçiliğin el değiştirdiği bir yıl oldu. Asker-yargı odaklı geleneksel elitin yerine ikame olan yeni elit, siyaset üzerinde tıpkı kendisinden öncekiler gibi vesayet yapılandırmaya başladı.
Bu yeni güç nedir derseniz, valla ben henüz isimlendiremedim. AKP, YÖK, Emniyet ve MİT'te hakim olan, büyük oranda da yargı ve TSK'yi etkileyen bu gücü Fethullah cemaati ile ilişkilendirenler var. Dönersek konumuza Kemalist asker-yargı vesayetinin yerine cemaatçi vesayet ikame oluyor demek mümkün.
Bu vesayetçi gücü salt AKP ile de ilişkilendirmek yetersiz geliyor. Bu yıl yaşanan pek çok olay AKP'nin de yekpare olmadığını, bu cemaat vesayeti etrafında hareket etmek zorunda kaldığını ve bu güce hakim olmadığını gösteriyor.
Bu yeni aktörün geleneksel Kemalist asker- yargı vesayetini taklit ettiğini gösteren en büyük ispat Kürt sorununa yaklaşımı oldu. Daha çok emniyet etrafında kendisine derin bir yapılanma kuran bu güç, çözüm yerine bertaraf etmeyi tercih ediyor. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü için çaba harcayan Kürt siyasetçisini bertaraf etmeye, politikası ile uyumlu siyasetçi yaratma çabasına giriyor. Önceki vesayetçiler daha ziyade ordu etrafında şekillendiği için onlar fiziki olarak da 'yok etme' stratejisi uygularken bu yeni vesayetçiler politik duruş olarak yok etme 'susturma' stratejisi uyguluyor. Adeta asker vesayeti yerine cemaat vesayeti, Kürt hareketinden beslenen siyasetçisi yerine kendisine tabi olan siyasetçi ikame etme çabası güdüyor. 14 Nisan'dan bu yana demokratik Kürt siyasetine ve siyasetçilerine dönük uygulamalar bu stratejinin en çarpıcı ifadesi.
Bu güç tıpkı daha önceki vesayetçi erk gibi kendine has bir resmi tarih tezi de oluşturuyor. Bunu da algı yönlendirmesi ile yapıyor. Bu algı çarpıtması meselesi başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Ama Kürt sorununun çözümü için uğraşanlara dönük 'özel suç ve suçlu yaratma' çabası bu algının boyutları hakkında sanırım kimi ipuçları veriyor.
Tüm bunlarla birlikte Türkiye bir geçiş hattı üzerinde bulunuyor. Tüm geçiş süreçlerinde de olduğu gibi 2010 demokrasi güçleri açısından da kimi avantajlar barındırıyor. Eğer taşlar doğru oynanır, kağıtlar doğru karılırsa 2010 vesayetçilere veda yılı da olabilir.