
Bu ülkenin en büyük sorunlarından biride ne istediğini bilmemektir. Zira başına ne geliyorsa bu bilmeme halinden geliyor.
Örneğin bir yandan Kürt sorununu çözmek istiyorum diyor, diğer yandan da çözümü zorlaştıracak ne varsa onu yapıyor. Bir yandan barış ve demokratikleşmeyi arzuluyoruz diyor, diğer yandan barışı ve demokratikleşmeyi zora sokan dayatmaları devreye sokuyor. Bir yandan büyümekten bahsediyor, diğer yandan dar boğazlara meylediyor.
Bir yandan Kürt sorununu çözmekten bahsediyor, diğer yandan tasfiye planından bahsediyor. Bir yandan herkes muhatabımdır diyor, diğer yandan bu 'herkes'i temsil edenleri muhatap almıyor. Hem barış diyor, hem savaşın terkedilemeyeceğini söylüyor. Hem demokrasi diyor, hem de kendisine uygun olmayan şeyleri ifade edenleri, farklı olanları suçlu ilan ediyor. Bunun sayısız örneğine emekçiler ve Kürtler cephesinde rastlamak mümkün. Hem muhalefet diyor, hem de muhalefet edenleri 'Vatan, millet düşmanı' ilan ediyor. Bir yandan DTP'lilerin Meclis'i terk etmemesini istediğini duyuruyor, diğer yandan da DTP'lileri Meclis'te kaldığına pişman edecek bir psikolojik yönelim içine giriyor. Bu ülke hakikaten önce ne istediğine karar vermeli, sonra da bu isteğe uygun pratik içine girmelidir.
Savaşa mı karar verdin, o zaman ilan et ve gereğini yap, tek partili sisteme mi karar verdin, o zaman ilan et ve gereğini yap, barışmak yerine yok etmeye mi karar verdin o zaman ilan et ve gereğini yap, çoğulculuk yerine tekçiliğe mi karar verdin, o halde ilan et ve gereğini yap. Bölge'de sadece tek partinin mi iktidar olabileceğine karar verdin, o halde ilan et ve gereğini yap, sorunların çözümünde diyaloğsuzluğa ve muhatapsızlığa mı karar verdin o halde ilan et ve çık 'ben yaptım oldu o kadar' de...
Neye karar verdin ise ilan et ki herkes bilsin, ona göre nasıl destekleyip desteklemeyeceğine karar versin. Herkes böylece önünü görsün.
Ne istediğini bilmemenin bir diğer yansıması olarak bir de herşeyi birden istiyor. Veciz sözdeki gibi ne camiden olmak istiyor, ne kiliseden... Böylece ikisinden birden olma riskiyle karşılaşıyor.
Bakın son bir yıldaki politikaya seyir hep böyledir.
Türkiye kendisine hiçbir yarar sağlamayan hatta zarar veren bu kararsız halden artık çıkmalıdır.
Bu politikanın yansıdığı son örnek malum kapatılan DTP'li vekillerin yaşadığıdır. DTP'nin kapatılmasının ardından vekillerin 'Sine-i millet' kararını aldıklarını açıkladıkları bir hafta önceki zamanı şöyle bir hatırlayalım. Ülke kapatma kararı ve vekillerin çekilme isteği sonucu ne çok karışmıştı. Nerede ise tüm köşe yazarları DTP'nin kapatılmasının Türkiye demokrasisini yaraladığını tartıştı. Kürt sorunu gibi temel bir sorunu çözmek zorunda olan Türkiye'nin DTP olmazsa bir kaosa sürükleneceğini yazdı. Üstüne bir de, DTP'llilerin geri çekilme kararı açıklanınca pek çok çevre 'Biz ettik siz etmeyin' mealinde olaya yaklaştı. Ve DTP'lilere Meclis'e dönme çağrısında bulundu.
Bunların hiçbiri yanlış değildi. DTP eski Eşbaşkanı Ahmet Türk'ün kararlarını açıklarken sarfettiği 'Herkesi son defa düşünmeye davet ediyorum' sözleri karşılığını buldu. Ve Kürt temsili eksik bir parlamentonun çözümü geliştiremeyeceği, demokratik siyaset zemininin yara alacağı açıkça yazıldı, tartışıldı.
Bunların ardından DTP'liler Kürt sorununun demokratik çözümüne katkı için Meclis'te kalmaya karar verdiler. Ahmet Türk, kararda 'Demokratik güçler, aydınlar, akademisyenler ve Öcalan'ın çağrısı etkili oldu' dedi.
Ne olduysa bundan sonra oldu.
Açıklamayı yapan Ahmet Türk hakkında soruşturma açıldı, Emine Ayna hakkında hiçbir politik ve insani etiğe sığmayan, onu hedef gösteren tartışmalar yapılmaya başlandı. Medya harıl harıl DTP'lilere 'Eskisi gibi davranırsanız benzer şeyler yaşarsınız' demeye başladı. Üstelik bu koroya o vekillerin haklarını korumakla da yükümlü TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de katıldı. Hükümet ve muhalefet cephesi ağız birliği yaptı.
Yani başa dönüldü. Bir hafta önce Kürt muhalefetinin Meclis'teki yerini övenler, gerekliliğini savunanlar o muhalefete tahammülsüzlüklerini gösteren alışkanlıklarına geri döndü. Garip bir biçimde DTP'lilerin dönmesini tıpkı kendileri gibi Öcalan'ın da istemesi onlara ters geldi. Hiçbiri 'aklın yolu bir' demedi. Çözüm için makul olanla buluşmanın gereği bile tartışılmadı.
Zaten korkulan da galiba bu.
Yani çözümde Öcalan faktörünün en makulü olması. Amaç çözüm ise Türkiye artık bağcı dövmekten vazgeçmeli. Türkiye ne istediğine bir an önce karar vermeli.