
Aykırıydı, asiydi, dobra bir adamdı Ahmet Kaya. Halkını sevdi, halkı da onu sevdi. Malatya'da kırk metrekarelik bir evde 1957 yılında dünyaya gelmişti. Babası bir fabrika işçisiydi. Doğumundan üç yıl sonra cumhuriyetin ilk büyük askeri darbesine şahit oldu. Darağaçları kuruldu. O yıllardan bugüne yurttaşların acısı daha da çoğaldı. Cumhuriyet annelerimizin gözyaşlarından başka bir şey olamadı. Anadolu topraklarının acısı hala dinmedi.
Müziğe olan ilgisini ilk keşfeden babası, henüz altı yaşındayken ona boyu kadar bir bağlamayı doğum günü hediyesi olarak aldı. O yıllarda bu ilk bağlamanın engellenemez bir fırtınanın ilk esintisi olduğunun kimse farkında değildi elbette. Aile, babanın emekli olması ardından Malatya'yı terk edip İstanbul'a göç etme kararı aldı. Ahmet Kaya, İstanbul'da içinde yaşadığı toplumu daha anlamaya başladı. 1 Mayıs 1977'de Taksim Meydanı'ndaki işçi bayramı kutlamalarına katıldı ve çevre binalardan otomatik silahlar üzerlerine ateş açıldı. Bu katliamda başındaki arkadaşlarını yitirdi. Ayakkabısının kalan tekiyle katliamdan kurtulsa da arkadaş ölümlerine tanıklık etmenin ilk acısını yaşadı. 12 Eylül 1980 faşist darbesine tanıklık etti. Birçok arkadaşı yakalanarak kimsenin bilmediği yerlere götürüldü. Gidenlerden haber alınamadı. Türkiye'nin üzerinden tank paletleri geçmekteydi o yıllarda. Bütün bu acıların içinde Ahmet Kaya, müzikten asla kopladı.
İlk albümü toplatıldı
1984'e gelindiğinde Ahmet Kaya artık cebinde şarkılarıyla müzik şirketlerinin kapısını aşındırmaya başladı. Yaptığı müziğin bilinen hiçbir türe benzememesi ve devrimci içeriği yüzünden hiçbir firma albümünü yayınlamaya yanaşmadı. Ancak dipten derinden gelen bir Ahmet Kaya vardır ve şarkıları dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Ahmet Kaya, karar vermiştir artık albümünü kendi yapacaktı. Albümünü kısa sürede ve zor şartlarda bitirdi. Albümü kızı Çiğdem'e yazdığı şarkının adı olan 'Ağlama Bebeğim' adıyla 1985 yılının Nisan ayında yayımlandı. Albüm yayımlanır yayımlanmaz toplatıldı ve Ahmet Kaya gözaltına alındı. Yargılama kısa sürdü. Danıştay kararıyla albüm beraat etti. Bu albüme olan ilgiyi daha da artırdı. Ahmet Kaya albümüyle yüz binlerce devrimci tutsağın ve onların ailelerinin sesi olmuştu artık.
Kendi tarzını yarattı
Çok geçmeden ikinci albüm 'Acılara Tutunmak'ı yayımladı. İkinci albümü de dilden dile dolaşarak inanılmaz satış rakamlarına ulaştı. 1986 yılında yayınladığı 'Şafak Türküsü' de çok satanlar listelerinde yerini aldı. 1987 yılında çıkardığı 'An Gelir' albümü ise liste başı olmuştu. Artık Özgün Müzik olarak anılan yeni bir müzik türü yaratmıştı Ahmet Kaya. 1987 yılının Kasım ayında 'Yorgun Demokrat' adlı albümünü yaptı. Albüm mahkemelik oldu. Ahmet Kaya bir kez daha yargılandı. 1988'in Ağustosu'nda 'Başkaldırıyorum', 1989 Nisanı'nda bağlamasıyla verdiği konser kayıtlarından oluşan 'Resitaller' albümünü çıkardı. 1990 yılında ilk kez çok geniş bir alanda konser verme şansı bulan Ahmet Kaya, Gülhane Parkı'ndaki konserine 70 bin biletli, tahmini 150 bin kişi geldi. Konserde büyük olaylar çıktı, polis havaya ateş açtı ve çok sayıda kişi yaralandı. Ahmet Kaya, bir dinleyicinin sahneye atlayıp boynuna doladığı sarı-kırmızı-yeşil renkli fular nedeniyle bu kez de Kürtçülükten yargılandı. Bu yıllarda peş peşe, her biri satış rekorları kıran albümlere imza attı. İyimser Bir Gül (Kasım 1989), Resitaller 2 (Mayıs 1990), Sevgi Duvarı (Ekim1990), Başım Belada (Ağustos 1991), Dokunma Yanarsın (Temmuz 1992), Tedirgin (Nisan 1993) albümlerini yayınladı.
Şarkılarını herkese söyledi
1990'larda ise cumhuriyetin kanayan yarası olan Kürt sorunu, kendini bir kez daha şiddetli bir şekilde açığa vurdu. PKK ile Türk ordusunun mücadelesi kısa zamanda etkisini tüm Türkiye'de gösteren bir iç savaşa dönüştü. Türkiye'nin dört bir yanında her gün olaylı, gösterili cenazeler kaldırıldı. Anneler oğullarına ağlarken, Bölge illerinde neredeyse her aileden birkaç kişi dağlara çıkmaya başladı. 'Kürt diye bir şey yok, Kürtçe diye bir dil yok' inkarcı söylemi geliştirildikçe Kürt gençleri PKK saflarına katılmaya başladı. Savaş ortamının gergin günleri ve sert önlemler sırasında medya, Kürt sözcüğünü korkulacak bir sözcük haline getirdi. Artık Kürt demek, PKK demek olmuştu. Kürt dilinin ve kültürünün kabul edilmesi ve buna saygı gösterilmesi gerektiğini söyleyen birçok insan da 'vatan haini' ilan edilmeye başladı. Bunlardan biri de Ahmet Kaya'ydı. 1994'te çıkardığı 'Şarkılarım Dağlara' albümünü yayınladığında resmî 2 milyon 800 bin satışla, kırılması çok zor bir rekora imza attı. Ahmet Kaya, 1995'te çıkardığı 'Beni Bul Anne' adlı albümünü de çocukları gözaltında kaybedilen Cumartesi Anneleri'ne adadı.
Kürtçe söylemek istedi
Ahmet Kaya 1998 Martı'nda ilk kez kendi stüdyosunda kayıtlarını yaptığı 'Dosta Düşmana Karşı' albümünü bitirdi ve bu albümü de en çok satan albümler sıralamasında birinci oldu. Aynı yıl Magazin Gazetecileri Derneği'nin halk oylarıyla belirlediği 'Yılın Sanatçısı' da Ahmet Kaya seçilmişti. Halk onu 'yılın sanatçısı' seçmişti, 10 Şubat 1999'da yapılan ödül töreninde ödülünü almak için Ahmet Kaya'ya alkışlarla sahneye çıktı. Ödülünü aldı ve 'Giderim' isimli şarkısını söylemek için mikrofonu eline alıp şu konuşmayı yaptı: 'Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği'ne, Cumartesi Anneleri'ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.' Ahmet Kaya'nın bu sözlerinin ardından salonda derin bir sessizlik oldu.
Gülümseyerek şarkısını söyledi
10 Şubat'taki ödül gecesi, yaptığı konuşmanın ardından elinde ödülü, her zamanki tavrıyla, gülümseyerek şarkısını söyledi. Şarkısını bitirince mikrofonu bırakıp masasına geçmeye çalışırken bazı ırkçı şarkıcılar, gazeteciler, magazin dünyasının bilinen isimleri Ahmet Kaya'ya çatal bıçak fırlatmaya başladılar. Serdar Ortaç, Ercan Saatçi gibi ırkçı guruh Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıkladığı için Ahmet Kaya'ya çatal kaşık fırlatırken, salonda bulunup da kendisine aydın, devrimci, solcu, demokrat olarak tanımlayan öbürleri de bu saldırıya karşı sessiz kaldılar. Ortalık fena halde karıştı. Türkiye'nin gözleri önünde, canlı yayında kameraların ve ayaklanmış insanların arasından Ahmet Kaya'nın acı gülümsemesi görünüyordu.
Histerik medya işbaşında
Ahmet Kaya yıllardır yargılamalara ve gözaltına alınmaya alışıktı; ama 11 Şubat sabahı hiç yaşanmamış bir yargılamayla baş başa kaldı. Histerik ve ırkçı medya işbaşındaydı ve birçok gazete olayı birinci sayfadan vermiş, tüm ana haber bültenleri dakikalarca bu haberi geçmiş ve Kürtçe şarkı söylemek istediği için Ahmet Kaya 'vatan haini' ilan edilmişti.
14 Şubat günü Hürriyet gazetesi iri puntolarıyla baş sayfasına 'Ayıp Ettin Gözüm' başlığını attı. Gelişmeler sonrasında Ahmet Kaya tutuklanıp cezaevine gönderildi, ama aynı gün avukatlarının yaptığı itirazla serbest bırakıldı. Ancak, ırkçı ve faşist dalga medya tarafından durmadan körüklendi ve Ahmet Kaya artık çok sevdiği ülkesinde yaşayamaz hale getirildi. İlk mahkemede savcı, Ahmet Kaya hakkında 'vatana İhanet' suçlamasıyla 13 buçuk yıl ceza istedi. Savunmasında, Ahmet Kaya, kendisini hiçbir yere ait görmeyecek kadar dünyalı, duygularını hiçbir biçimde daraltmayacak kadar evrensel yaşayan bir müzik adamı olduğunu, dünyanın bütün dillerini, dinlerini, uluslarını ve onların kültürlerini, inançlarını, şarkılarını sevecek ve onlara hoşgörüyle bakacak kadar büyük bir yüreğin sahibi olduğunu söyledi. Mahkemeden sonraki gün gazeteler yine baş sayfalarında 'Yavşak', 'Soysuz', 'Şerefsiz', 'Alçak', 'Fikirsiz fikir suçlusu' diye başlıklar attı. Bu ırkçı ve zavallı saldırılar karşısında Ahmet Kaya, 1999 Haziranı'nda Kürtçe şarkısı stüdyosunda söyleyip kaydettiği gecenin ertesinde, sabah 4'te yağmurlu bir İstanbul'a kırgın, yorgun ve bir dost uğurlaması olmaksızın veda etti.
Sürgüne kalbi dayanmadı
Paris'e sürgüne giden Ahmet Kaya'nın duyarlı kalbi kırıktı, hüzünlüydü, çok sevdiği yurdundan uzakta yaşamak zorunda kalmak onu yıpratıyordu. Bir konserinde 'Birkaç şerefsizin yüzünden bana yaşatılanları, ülkemden bu kadar uzakta kalmayı ve içine düşürüldüğüm bu durumu içime sindiremiyorum. Kürt realitesinin kabul edilmesini istiyorum. Türkiyeli Kürt Ahmet olarak yaşamak istiyorum' diyor, bu cümle ertesi günün gazete manşetlerinde 'Vay Şerefsiz' başlığıyla yer alıyordu. O, cevap hakkını kullanmak istiyor fakat yaptığı açıklamalar hiçbir gazetede ya da televizyonda yer almıyordu.
Hayatının hiçbir evresinde kendi toprakları dışında yaşamayı planlamamış olsa da aleyhinde açılan ilk dava Ahmet Kaya, 3 yıl 9 ay ceza verildi. Tutuklama kararı ve yakalama emri verildiği için ülkesine dönemedi Ahmet Kaya ve her konuşmasında ülkesini, halkını ve sevenlerini nasıl özlediğini, onu bir kez aramayan dostlarına nasıl üzüldüğünü anlattı. Kalbi bütün olup bitenlere dayanamadı. 16 Kasım 2000 sabahı Paris'teki evde eşi Gülten ve kızı Melis bir gürültüyle uyandılar. Koridorda boylu boyunca uzanmış yatıyordu Ahmet Kaya. Çok çabaladılar; ama yorgun ve kırgın kalbi yeniden çalışmayı reddetti. Ardında, 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasında en az bir mısra bırakıp gitti. Ertesi gün onu uğurlamaya Türkiye'den ve Avrupa'nın her yerinden 30 binin üzerinde seveni dostu gitti Paris'e. Hep bir ağızdan şarkılarını söyleyerek aşkın ve tarihin mezarlığı Peré Lachaise'e teslim ettiler onu. Onu yapayalnız bırakan dostlarının şimdi meydanlarda Kürtçe şarkılar söylediğini; halkın, Ahmet Kaya adını bayrak gibi taşıdığını göremedi. Ve en önemlisi, kendisini hain ilan eden gazetelerin köşe yazarlarının birer birer ona yapılan haksızlığı yazmaya başladıklarını, onu yalnız bıraktıkları için duydukları pişmanlığı anlattıklarını, hatta onu ölümsüz ilan ettiklerini, 'Ahmetsiz bir Türkiye'nin çok renksiz kaldığını' söylediklerini göremedi. Belki bugün hala yüz binlerce insan onun şarkılarını diliyor ve artık Mezopotamya'nın güneşi ısıtıyor. Şarkıların hiç susmayacak iki gözüm.