
AKP'yi ve Fethullah Gülen'i bitirmeyi hedefleyen 'İrtica Eylem Planı' Türkiye'nin alışık olduğu geleneksel kuru gürültülerden birinin daha kopmasına neden oldu.
Ankara'yı toz duman eden belgeyle ilgili olarak Başbakan Erdoğan'ın, 'Seyirci kalamayız. Gerekirse davalar açarız' açıklaması ilk etapta hükümet-ordu ilişkilerinde soğuk rüzgarların eseceği izlenimini uyandırdı. Erdoğan'ın çıkışı karşısında harekete geçen Genelkurmay Askeri Savcılığı ise, 'Belgenin Genelkurmay'ın herhangi bir biriminde hazırlanmadığı kanaatine varıldığı' açıklamasını yaptı. Bunu, köşeye sıkışan Genelkurmay Başkanlığı'nın 10 maddelik açıklaması izledi. Açıklamada, 'Hukuk süreçlerine ilişkin kurumsal olarak en ufak bir endişemiz yoktur. Haklı gerekçelerle yapılabilecek her türlü hukuksal girişimlere de açığız' denilerek, hükümet cephesi rahatlatılmaya çalışıldı. Genelkurmay'dan gelen ve bir sıkışmışlık halini yansıtan bu 'ılımlı' açıklamanın ardından gözler aynı gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısına çevrildi. Toplantı sonrası hükümetin tavrına ilişkin açıklamalarda bulunan Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 'Bu işin önünde arkasında, içinde kim varsa bunun ortaya çıkarılması gerekmektedir. İcra olarak bize düşen ne varsa yapmaya hazırız. Kimsenin suç işleme imtiyazı yoktur' diyerek o sert tonu sürdürdü. Hükümetin bu tavrı, 'Acaba hükümet ordu içerisindeki cuntacı kanadın üzerine bu kez etkili bir şekilde gidecek mi? Genelkurmay Başkanı'na iç temizlik için gerekli talimatı verecek mi?' sorusunu beraberinde getirdi.
Klasik Erdoğan çizgisi: Dışarıda başka içeride başka
Kamuoyunun hükümetin bir an önce harekete geçmesini beklediği bir sırada Başbakan Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'la perşembe günleri yaptığı rutin görüşmeyi öne çekti. Erdoğan, salı günü Başbuğ ile Başbakanlık'ta yaklaşık 1.5 saat görüştü. Erdoğan'ın dışarıdaki keskin tavrını Başbuğ'la görüşmesinde sürdürüp sürdürmediğinin yanıtını yine grup konuşmasında yaptığı değerlendirmeler verdi. Erdoğan'ın grup konuşması, başlangıçta ortaya konulan tutumdan belli ölçülerde uzaklaşıldığını gösterdi. Grup konuşmasında, 'Genelkurmay Başkanlığı'nın sorumlu ve duyarlı bir tavır sergilediğini' ifade eden Erdoğan, böylece Genelkurmay Başkanlığı'nın argümanlarını dikkate aldığını ortaya koydu. Üslubuna özel bir ayar çektiği gözlenen Erdoğan, 'kurumların karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını' ileri sürerek, Başbakanlık'taki görüşmede Başbuğ'un ortaya koyduğu tutumun hükümetçe de benimsendiğini net bir biçimde gösterdi. Erdoğan, 'Eğer iddialar gerçek dışıysa, devletin kurumlarını karşı karşıya getirmek, devletin kimi kurumlarını yıpratmak, bir tahrik ortamı oluşturmak gibi niyetler taşıyorsa, evet bu vahimdir' diyerek, belgenin sahte olma ihtimali karşısında da açık kapı bırakmayı ihmal etmedi. Erdoğan'ın AKP grubunda konuya dair yaptığı değerlendirmeler, Başbuğ'un hükümetten beklediği desteği de önemli oranda karşılamış oldu. Ankara'da yaşanan bütün bu gelişmeler hükümet cephesinin başlangıçta yaptığı sert açıklamaların trübünlere yani AKP tabanına yönelik bir mesajdan öteye gitmediğini ortaya koydu. AKP'nin yaptığı suç duyurusu da kamuoyunda ve parti tabanında 'hükümetin kayıtsız kalmadığı' izlenimini uyandırmaktan öteye başka bir amaç taşımadı.
'Şemdinli'yi hatırlattı
Tıpkı Şemdinli olayında olduğu gibi son andıç konusunda da Başbakan'ın ve hükümetin geldiği nokta yine askerle uzlaşmak oldu. Hatırlanacağı üzere Şemdinli olaylarında da çetelerle mücadele açısından hükümetin eline önemli bir fırsat geçmiş, ciddi bir kamuoyu desteği oluşmuştu. Ama Başbakan Erdoğan Şemdinli İddianamesi'nin açıklandığı 2006 Martı'nda Genelkurmay'dan yapılan sert bir açıklamanın ardından geri adım attı ve Van Savcısı ile Emniyet İstihbarat Şefi görevinden alındı. Son Erdoğan-Başbuğ görüşmesini de ordu-hükümet ilişkilerinde bir güven tazelemesi olarak nitelendirmek mümkün. Erdoğan'ın 'Hiç kimse, bu olayı ve işleyen süreci istismar ederek, kurumları birbirine düşürme, yıpratma, fitne çıkarma yaklaşımı içine girmemelidir. Kurumlarımızın birbirine güveni tamdır' sözleri bunu yansıtıyor.
TSK tarihin en büyük krizini yaşıyor
Peki hükümet bundan sonra nasıl bir yol izleyecek? 'İrtica Eylem Planı' gerçek çıkarsa hükümetin tavrı ne olacak? Sorumluların üzerine gidilecek mi? Kamuoyu şimdi bu soruların yanıtını bekliyor. Aynı sorular Genelkurmay açısından da geçerli. Genelkurmay kendi içinde bir değişimi başlatarak, NATO standartlarında bir orduya dönüşecek mi? Yoksa siyasete müdahale eden muhtıralarla, andıçlarla, fişlemelerle gündemi işgal etmeye devam mı edecek? En az hükümet kadar Genelkurmay da önemli bir yol ayrımıyla karşı karşıya. Şemdinli olaylarından 27 Nisan bildirisine, Dolmabahçe görüşmesinden Aktütün baskınına, Zap operasyonundan Ergenekon soruşturmasına kadar Türkiye'de yaşanan gerilimli süreçlerin merkezinde sürekli olarak ordu yer aldı. Bu gelişmeler ister istemez Genelkurmay'ı Türkiye'nin en tartışmalı kurumu haline getirirken, eleştirilerin de hedef tahtasına dönüştürdü. Genelkurmay'ı bu kriz noktasına getiren, Kürt sorununda izlediği askeri şiddet politikalarında yaşadığı temel kırılma oldu. Kürt sorununda sivil demokratik çözümü engelleyen, bunun karşısında ısrarla yürüttüğü askeri yöntemlerde de hedeflediği sonucu alamayan Genelkurmay, kendi içinde patlak veren başarısız darbe girişimlerinin de etkisiyle iç ve dış kamuoyu karşısında tarihinin en zor dönemlerini yaşıyor. Genelkurmay'ın içine düştüğü bu kriz ordu açısından bir değişim ve dönüşümü beraberinde getirecek mi? Şimdi dikkatler yu yöne çevrilmiş durumda. Gerek iç kamuoyunda oluşan beklenti ve duyarlılık, gerekse de uluslararası alandaki gelişmeler orduyu böylesi bir değişime zorluyor. Daha da önemlisi Türkiye'de kurumlar arasında yerleşik ilişkiler dengesinin giderek siyaset lehine değişmeye başlaması ordunun rolünü azalttığı gibi, kendi sınırlarına çekilmeye zorlayan bir süreci de zorunlu hale getiriyor. Bu noktada en kritik eşiği yine Kürt sorununda izlenecek politika oluşturuyor. Eğer geleneksel çizgiden uzaklaşılarak demokratik çözümü esas alan yeni bir politika değişikliği başlarsa, bu orduyu da kapsayan bir değişim sürecini eşzamanlı olarak beraberinde getirebilir.
PKK mutabakatından sapma yok
'İrtica Eylem Planı' ekseninde son bir haftada yaşanan gelişmeler bir kez daha gösterdi ki, hükümetin ordu içerisindeki cuntacı ekibe karşı etkin bir mücadele içerisine girmeye niyeti yok. 'İrtica Eylem Planı'nın yarattığı fırtınayı dindiren Erdoğan-Başbuğ görüşmesi, ordu içinde patlak veren krizin kontrol altına alınmasını hedefleyen bir mutabakatı ortaya çıkardı. Başbakan'ın 'ordunun yıpratılmaması' üzerine kurulu olan tavrından da anlaşılacağı üzere olayın çok yönlü olarak üzerine gidilmesi şu aşamada beklenmiyor. Hükümet de Genelkurmay da, konuyu soğutma eğiliminde. Hükümetle ordu arasındaki bu anlaşmanın temelinde yine Kürt sorunu konusundaki mutabakat yer alıyor. Hatırlanacağı üzere Genelkurmay Başkanı Başbuğ, 2009'u PKK'nin tasfiyesi açısından final yılı olarak nitelendirmişti. Bu süreç, PKK muhatap alınmaksızın Kürt sorununun bireysel haklar bazında atılacak sınırlı adımlarla zamana yayılıp eritilmesini hedefleyen, buna paralel olarak DTP başta olmak üzere Kürt sorununu siyasal bir sorun olarak gündeme taşıyan temel dinamiklerin etkisizleştirilmesi ve marjinalleştirilmesini amaçlayan, aynı zamanda askeri operasyonlara da ağırlık verilmesini öngören devlet planı şeklinde ilerliyor. Bu politikayı sekteye uğratacak yeni bir çatışma alanının açılmasına hem Erdoğan hem de Başbuğ izin vermek istemiyor. Yani hükümet de ordu da final yılını kazasız belasız atlatmak istiyor! Temeli 'Dolmabahçe görüşmesinde' atılan bu mutabakat 5 Kasım 2007'deki ABD zirvesiyle uygulamaya konuldu. PKK konusundaki işleyen bu süreçte sapmaya yol açabilecek herhangi bir gelişmeye hükümetin de Genelkurmay'ın da izin vermeyeceği anlaşılıyor. Başbuğ, 'İrticaya Karşı Eylem Planı'nın olmadığını açıklayarak hükümeti rahatlattı. Bunun karşılığında hükümet de cuntacı ekibe yönelik herhangi bir eylem planını geliştirmeme sözü verdi. Bu durumda geriye uygulamada ve yürürlükte olan tek bir plan kalıyor. O da; Kürtlere karşı eylem planı.