AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Bir zulmün hikayesi...


Esra Çifçi / Gundemonline

Bir zulmün hikayesi... - Esra Çifçi / Gundemonline Bir belgesel aslında sözlü tarih...

Çayan Demirel'in ikinci belgeseli olan '5 No'lu Cezaevi' belgeselini izledim. İkinci diyorum çünkü daha öncede 'Dersim 38' belgeselini izlemiştim.

Çayan Demirel yapmış olduğu belgesellerle ya da sözlü tarih çalışması ile toplumumuzda derin yaralar açan gerçeklerle yüzleşmemizi sağlıyor...

12 Eylül'ün karanlık gelişi ve sonrası yaşananlar bu ülke insanının hala travmasıdır. Diyarbakır zindanı da bu travmanın önemli mihenk taşlarından biridir. Orada tutsaklara yaşatılanlar, insan yüreğinin 'bu kadar da olmaz!' dediği türden işkenceler ve zulümlerle dolu...

'5 No'lu Cezaevi' Belgeseli 80-84 yılları arasında Diyarbakır zindanında yaşananları tanıkları ile birlikte anlatıyor. O döneme ait orijinal resimler kullanılmış ve Diyarbakır zindanındaki hücreleri de çekmişler...

Ben izlerken bile insanlığımdan utanırken, tanıklar yaşadıklarını anlatırken boğazlarında koca bir yumruk, sesleri titrek o anı yaşayarak anlatıyorlardı. Şu an hepsi orta yaşın üzerinde. 27 yıl önce yaşananlar onların gençliklerini bıraktıkları Diyarbakır zindanında geçiyor...

Diyarbakır zindanı Kürt tutsaklara, Kürt devrimcilerine mezar oldu. Kimi öldü, birçoğu da ölü olarak çıkabildi oradan. Resmi kayıtlara göre 32 kişinin öldüğü bir cehennemdir...

Tanıklar yaşamımın bazı devrelerinde tanıdığım ve saygı duyduğum insanlardı. İnsan tanıdığı insanların acılarını dinlerken daha bir etkileniyor nedense...

Kebire ananın klamı (Ağıt) beni sarsıyor. Biliriz klam hangi dilde söylenirse söylensin klamdır. Klamın dili olmaz...

Mazlum Doğan'ın annesi Kebire ananın yaktığı Kürtçe klam da bunlardan birisi, 'Mazlum'um kayıp, telgraf yok, telefon yok. Mazlum'um hasta değil yataklarda. Zindanların kapısı açılsaydı ben gidip Mazlum'um dizinin dibinde oturabilseydim' diye yüreğini anlatıyor bize...

Her ana gibi ölümü yakıştırmıyor evladına.

Beni en çok etkileyen, belki de Belgeselin en vurucu anlatımlarından biri olan Selim Dindar'ın anlattıkları idi. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Necmi Öner'in kendilerini ateşe verdikleri 'Dörtlerin Gecesi' diye tarihe geçtiği anı anlatıyordu. Birbirine yapışmış dört can...

Selim Dindar Ferhat'ı daha önceden tanıdığı için ilk onun yanına gidiyor, konuşmaya çalışıyor, Ferhat Kurtay tebessüm ederek ona bakıyor ve ondan çok sevdiği bir türküyü söylemesini istiyor... 'Sevdaliye' Sevdalım demek...

Bir yoldaşının ölümüne tanık olurken ona bir türkü söylemek elbette boynunun borcu. Bir devrimcinin anlamlı istediğini kırmıyor ve gözlerinde yaş başlıyor türküyü söylemeye. Türkünün devamı gelmeden Ferhat Kurtay gözlerini yumuyor...

Belgeseli seyrederken, okuduğum kitaplarda Ferhat Kurtay'ın 'Bugün söylenen ve yapılan her şey tarih olacaktır' sözleri aklıma geliyor...

Gerçekten de öyle oldu, Diyarbakır zindanında hayatlarını kaybeden nice devrimci tarih oldu sonraki nesillere...

Birden dudaklarımdan Adnan Yücel'in 'Dörtlerin Gecesi' şiirinden şu mısralar dökülüyor,

Bir ağıttır belki Ağrı'da Zilan deresi
Dersim'de Lac deresi bir kanlı şiir
Oysa bir destandı Diyarbakır kalesi
Ve Diyarbakır zindanında
Ateşle sevişen 'dörtlerin gecesi'

Esat Oktay Yıldıran Diyarbakır zindanı ile özdeşleşmiş bir insandır. Tanıkların anlatımını dinleyince 'insan' demek içimden gelmiyor. Soyadı kimi yıldırmıştır insanları. Köpeği Co ile birlikte köpekleşmiştir kendisi de...

İlk yaptığı 'Burası cezaevi değil, askeri okuldur. Bu okulun tek amacı sizi Türkleştirmektir' demek olmuş...

Sadece bu sözleri söylemekle kalmamış, her türlü zulmü yapmış ve yaptırmıştır.

Neler yaşanmıyor ki orada, dişi ağrıyıp dişçiye gidenlerin bir diş yerine sağlam 8 dişini çekiyorlar, aslında vahşetin boyutları anlatılmayacak ve yazılamayacak kadar acı verici. Yemek dualarının okunma zorunluluğu, elli civarındaki marşın ezberlenmesi, mahkemeye, görüşe, revire, kantine ve havalandırmaya gitmek ölüme yolculuğa çıkmak olarak algılanıyor. Fosseptik çukuruna atılmak, makata cop sokmak ve o copun ucunu tutukluların ağzına verilmesi, zorla bir tutukluyu kusturup, diğer tutukluya kusmuğu yedirmek gibi iğrenç uygulamalar...

Kimliksizleştirmenin yanı sıra yapılan kişiliksizleştirmek...

Tutukluların bir daha sağ çıkamayacağı, bırakılacaklarında bile unutamayacağı uygulamalar...

Çayan Demirel bir buçuk iki yıldır bu çalışmayı yürütüyor...

46 kişi ile görüşüyor. Görüntü yönetmenliğini de Koray Kesik yapmış. Şüphesiz eleştirilecek tarafları vardır ama işin özünü yitirmeden.

Diyarbakır zindanına ilişkin kitaplar çıktı hepside önemlidir ama görsel anlatım her zaman daha etkileyicidir. Belgeselde tüm emeği geçenlere yürekten selam olsun...

Bu belgesel yakın tarihimizi görsel tanıkları ile anlatımıdır, herkesin izlemesi gerekiyor...

Yaşananları unutmamak için...



Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar