
“Savaşı başlatmak, genişletmek kolay, ama durdurmak ve barışı sağlamak zordur” derler. Türkiye’nin içinde bulunduğu süreç de bunu somut olarak gösteriyor.
Eski sorunlar bir yana 1993 yılından beri Türkiye iç barışını sağlamak gibi bir sorunla yüz yüzedir. Başlangıçta devlet tarafından reddedilen ve “terörle-bölücülükle mücadele” diye güvenlik sorunu gibi gösterilen sorun artık mızrak çuvala sığmaz hale gelince sözde kabul edilmiştir. Bu durumda barışçı çözüm için çaba gösterenler ortaya çıkmaya çalışırken savaş lobileri de onları bastırmak için bütün güçlerini ortaya koymaktadırlar. Bugün barış ve demokrasi deyince öncelikle Kürt sorununun çözümü kendisini dayatmaktadır. Çünkü Türkiye bunu çözemedikçe yaptığı-yapabileceği hiç bir reform-yatırım toplumu rahatlatmayacak tersine buza yazılmış yazılar gibi eriyip gidecektir.
Öte yandan Kürt sorununu çözme çabasına girilince 12 Eylül faşist darbesinden beri bastırılmış olan toplumun ekonomik-demokratik hak ve özlemleri de birlikte ele alınıp karşılanmak zorundadır. Bu da yeni bir demokratik anayasa ve kapsamlı bir demokratikleşme projesi demektir. İşçilerin, emekçilerin, çeşitli ulusal dinsel kesimlerin, cinsel baskı altında olanların tepkileri de artık dayanılmaz hale gelmiş ve patlama noktasına yaklaşmıştır. Türkiye bu çıkmazdan barışçı yollarla çıkabilir mi? Niye çıkamasın? Hem makul olan hem de toplumun büyük çoğunluğunun çıkarına olan yol budur. Bu güne kadar savaşçı inkar-imha yöntemlerinin hepsi uygulanmış ama “çözüm” olmamıştır. Topluma çok büyük can, kan, mal ve zaman kaybına mal olmuştur. Artık bu maliyet karşılanamaz boyutlara gelmiştir.
Ne var ki toplumun nicel anlamda çok küçük bir azınlığını oluşturan etkili-yetkili iktidar çevreleri salt iktidarlarını korumak kaygısıyla bütün güçleriyle direnmektedirler. Bu kesimler son on beş yılda yaptıkları gibi her yolla diyalog ve çözüm sürecini sabote etmektedirler. Halkı kışkırtmakta ve birbirine kırdırıp iktidarlarını sürdürmekte tecrübeli olan bu çevrelerin ellerindeki bütün kozlarını kullanacakları anlaşılmaktadır. İçine girilen süreç tam da Sırat köprüsü üzerinden geçmek demektir. Bu köprüden geçerken iki taraf da dikkatli olmak zorundadır. Tabii ki savaşın sona erdirilmesi ve barışçı bir diyalog yolu açılmak isteniyorsa...
Hasan Cemal’in Kandil seyahati ve röportajlarıyla başlayan tartışma süreci iyi bir başlangıç olmuştur. Devletin ve toplumun bütün kesimlerinde tartışmalar olmaktadır. Bu durumdan rahatsız olan ve iplerin ellerinden kaçmakta olduğunu ya da er geç kaçacağını anlayan savaşçı lobiler şehirlerde DTP, KESK, KCK operasyonları ile dağlarda da gerillaya yönelik imha operasyonlarına hız vererek tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Güney’e ve Kandil’e yönelik olarak süregelen hava saldırıları bu kesimlerin barışçı çözüm ihtimalini bir oldu-bittiyle devre dışı bırakmaya çalıştıklarını göstermektedir. Halkın ezici bir çoğunluğunun barışçı çözümden yana olduğu görülmektedir. Ergenekoncu çetelerin bütün kışkırtmalarına rağmen milliyetçi dalgada bir yükselme olsa da topluma egemen olamamıştır. Türk halkının çoğunluğu Kürtlerin imhası amacıyla savaşın sürdürülmesinden yana değildir. Şimdi esas olarak görev barışçı çözüm güçlerinin örgütlenmesidir.
Barışçı çözüm diyen bazı çevreler PKK kayıtsız şartsız silah bırakıp teslim olsun diyorlar. Bu samimi-iyi niyetli olmadığı gibi gerçekçi bir görüş de değildir. PKK’nin 15 senedir karşılıksız ateşkesler, silahlı güçlerini sınır dışına çıkarma gibi her türlü çabayı gösterdiğini bu çabalar sırasında yüzlerce gerillanın katledildiğini bile bile böyle önerilerde bulunmak çözüme yardım etmez. Barışçı çözümden yana olan halk güçleri meydanlara çıkarak hükümet, TBMM ve Genelkurmay üzerinde etkili olabilirler.
Mesut Yılmaz’ın önerdiği gizli oturum yapmak gibi yöntemler de değerlendirilebilir. Anlaşılan siyasi ve askeri liderler halkın “Madem anlaşmak mümkündü, bunca evladımız niye öldü?” diye tepki göstermesinden korkuyorlar. Bu nedenle hiç bir siyasetçi risk almak istemiyor. Bu da savaş lobilerine cesaret veriyor.
Gül ve Erdoğan samimi iseler acilen TBMM kararıyla her türlü askeri operasyonu durdurup çözüm tartışmasını başlatmalıdır. Bu durumda barışçı ve demokratik kanallar açılınca askeri yöntemlerde inat edenler de açığa çıkacaktır. Çözüm isteniyorsa herkes elini taşın altına koymalı, herkes risk almalıdır. Bu riski alanlar yarın barışçı çözümün onuruna ortak olacak, riskten kaçanlar ise sorumsuzluk ve onursuzluklarından utanacaklardır. Barışçı çözüm yolunda açıkça adım atılmadıkça askeri operasyonların, cenaze törenlerinin ve hukuk dışı tutuklamaların gölgesinde barışçı çözümü geliştirmek kolay olmayacaktır. Her türlü provokasyona açık olan bu durum savaşı daha da kışkırtabilir ve kontrol dışına çıkarabilir. Kirli savaşa karşı barışçı çözüm diyenlerin çok vakti yok.