
Siyaset, Türkiye'de hiç olmadığı kadar kaygan bir zeminde yürütülmektedir. Bu zeminde yürümek, bir sanattır. Sanat ise yaratıcılık ve yetenek ister. Son zamanlarda sıkça dillendirilen bir kavram var: Akıl tutulması. Siyasetteki akıl tutulması, mutlak anlamda bir gerçeklikle örtüşürse, bütünüyle karanlığa gömülürüz. Çünkü akıl tutulması beraberinde karanlığa alışma ve karanlığı isteme, yani korkutucu ve hiç de cazip olmayan bir fenomene dönüşebilir. İkinci ve üçüncü dünya ülkelerinin siyasi tercihleri daha çok alışkanlıkların eseridir. Bu yüzdendir ki bu ülkeler sürekli nitel ve nicel değişimi yaşamaktadır. Sık ve ısmarlama sonucu değişen siyasi değişimler, beraberinde kaosu ve gelişimi içermeyen bir değişimi de getirmektedir. Dolayısıyla zamana yayılmış ve kurumsal temele bürünmüş bir karanlıklar diyarını kendi ellerimizle; ama yüreğimizin de el vermediği biçimde inşa etmiş oluruz. Bunun yegane ve en önemli sebebi, Ortadoğu rönesansının yaşanmamış olmasıdır. İthal ve tepeden inme siyasetler, halk gerçekliğiyle uyuşmamakta; ortak tarihi mirasları ise hermeneuitik anlamda tahrip etmektedir. İthal siyaset diyoruz; çünkü istenilen meşruiyeti sağlayabilmiş değil. Siyasetin temel belirleyicilerinden biri olarak meşruiyet, yasaya ve hukuka uygun olarak görülmektedir. Meşruiyetin bu şekilde görülmesi başta siyaset biliminin bir zaafı olarak algılanabilir. Olgusal anlamda siyaset, tanım ve kapsamını bu şekilde belirleyebilir. Ortadoğu hattında ise siyaset, kalıp tanımlardan çok yerelden beslenmektedir. Uç bir anlamda denilebilinir ki, siyasilerin günübirlik psişik halleri, bir siyasi mevzuatın belirleyicisi olabiliyor.
İleri demokrasilerde siyaset, tarihten ve yerelden beslenmektedir. Bu yüzdendir ki batı demokrasisi süreklilik arzeden ve oturmuş bir yapıya sahiptir. Günlük dokunuşlara açık değildir. Kitle tabanının tercihi ne olursa olsun -istisnaları olmakla beraber- demokrasi geleneği kolay kolay değişmez. Buna sürekli demokrasi diyebiliriz. Demokrasilerin de bir sürdürebilirlik özelliğinin olması gerektiği ilkesiyle, seçilmişlerin idareten sorumlu olduğu toplam kitleye siyasi etik sınırları içerisinde davranması zorunluluk arzetmektedir. Ortadoğu coğrafyasında eksikliğini hissetiğimiz bu siyasi etik sorunu, kaynağını meşruiyet(sizlik)ten almaktadır. Sadece yasal onay ile meşruiyet sağlanmıyor. En temel anlamda meşruiyet, yasalarla beraber halkın sürekli onayını gerektiren hassas bir alandır. Batı demokrasisinden farklı olarak, meşruiyeti bu tanım ışığında formatlamamız hususudur. Çünkü sağlıklı tercih, sağlıklı bilinçlendirme ve eğitimden gelir. Günü birlik politikalarla siyaset yapmak, her öğünde farklı yemek yemeğe benzer. Ki her yemek mideye iyi oturmayabilir.
Genel anlamı ile birey ve kitlelerin yaşam felsefesi, mutlak ön kabullerle beslenir. Dogmatik anlamıyla bu kabullerin birbirinden üstünlüğü yoktur. Tarih boyunca Ortadoğu ve Türkiye coğrafyası ön kabullerin savaşına tanıklık etmiştir. Kanında 'yiğitlik' taşıyan egemen sistemin insanları çoğu zaman ne için savaştığını bilmeden, savaştırılmışlardır. İktidar ve aygıtları toplam enerjisiyle bu savaş durumunu güncel tutarak kendilerine siyasi ve ekonomi rant sağlamaktadırlar.
Siyasi açıdan bakıldığında ise Türkiye'nin siyaseti ve sözcüleri bu şartlardan beslenmektedir. Makro-iktidar sistemlerinin kılavuzluğunu ise mevcut iktidar ve tamamlayıcı rolünde olan ana-muhalefet yapmaktadır. Kraldan çok kralcı kesilen bu iki aygıt bazen öngörülenin ötesine de geçerek siyasi terminolojiyi yerle bir etmektedirler. İktidar, son derece metafiziksel bir kurnazlıkla Kürt sorununu kendine göre tanımlayıp, yorumlayabilmektedir. Ancak ilkel bakış açısının kabul göreceği bu tanımlar, Kürt siyasal hareketlerinin zeminine oynama şeklinde değerlendirilebilir. Bu tanımlar, çocukları bile inandırmaktan uzak olmalı ki, çocuklar sokaklarda kendi varlıklarını hissetirme ihtiyacına sürükledi. Yediden yetmişe doğru uzanan bu tepkisel durum, siyasi analiz gerektirecek düzeydedir.
Kürt sorunu, egemen sistemin hegemonyası ışığında belirlenmekten ve yol almaktan çıkmıştır. Mücadelenin nesilden nesile aktarılması hem kavramsal hem de varoluşsal düzeyde kitle düzeyinde meşruiyetini sağladığının göstergesidir. Kendi içerisinden başlayıp dışa doğru açımlanan ve olgunlaşan Kürt sorunu, bu sayede olgusallığı da yakalamış oluyor; yani varlık ve yokluk koşulu olarak gördüğü halk düzeyinde hakettiği haklı karşılığı bulmuştur. bu noktada hiçbir metafiziksel yaklaşım ve tanımlandırma -'düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur' türünden- bu gerçeği değiştiremez; eğer spekülatif tanımlamalarda ısrar edilirse ve bu yönlü bir uygulama içerisine girilirse, bu tanım ve uygulamalar hem olgusal gerçekliğe hem de Diyarbakır kalesine çarparak tepetaklak oldukları bitecrübe sabittir. Çünkü taahhüt edilenin -2005 teki açılış konuşmaları- yerine getirilmemesi meşruiyetin kökünden sarsılmasına sebebiyet verir; nitekim öyle de olmuştur. Bir siyasi iktidar için-dünyanın neresinde olursa olsun- meşruiyetin halk düzeyinde sarsılması, varlık koşulunun ortadan kalkması için yeter sebeptir. İktidarın halka rağmen ve her yolu deneyerek -ya sev ya terket gibi- mevcut ve kalıp uygulamalarla devam ettirilmek istenmesi dikta rejimlerine özgü bir karakterdir.
Siyasetin bu kaygan zemininde çok kişinin ayağı kaymıştır ve çok kişi dengesini yitirmiştir. Reel siyaset, olgusal gerçekliğe tekabül etmek zorundadır. Kürt sorunu, kendi içinde hep yinelemeler yaşar, kendini konjoktürel olana ilkeler ışığında uydurur. Diğer taraftan varlık koşuluna kast edeni de eskitir.
Ercan Demirbaş - weresine@gmail.com