
Mümkün olsa da ben askere gitmeyeceğim! Erkek egemen sistemin ordularıyla-savaşlarıyla şekillendirdiği ve hızla anaerkil kadın yapısından uzaklaşıp ataerkilliğe doğru yol aldığımız 'Sümer Rahip Devletin'den bu yana biz kadınlar bu durum ile ilgili payımızı hesaplamak ve durup düşünmek durumundayız. Annelik duygusal, içgüdüsel ve doğal olandır. Vatan ise egemenlerin hegemonyalarını koruyabilmek için bilinçli bir biçimde sonradan öğrettikleri sosyal bir kavramdır. Tebaalarındakilere kutsadıkları bazı sözcükleri sunarlar ve geriye sonsuz itaat edecek insanları kutsamak kalır. Birçok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de nedense taze fidanların taze bedenlerine 'şehit' olmak yakıştırılır ve kutsanmış bu sözcükle ölü bedenler kutsanır. Bugüne kadar eril zihniyetin hizmetinde çalışarak, vatan için evlat yetiştirdik. 'Vatan borcu'na karşılık kurban edilen çocuklarımıza kadınlar olarak bedenlerimizle can verdik, yaşama armağan ettik. Biz yaşama yaşasın diye armağan ettik etmesine de süreç içerisinde kafamız karıştırıldı. Asıl olanı unuttuk. Çocuklarımız için var olması gereken vatanın kutsallığını, çocuklarımızın hayatının kutsallığından önde tuttuk. Sonra aramızdan birileri çıkıp bir şeyler söyledi, yüreklerimiz burkuldu. Ateş düştüğü yeri yakmadı, her vicdan sahibi birey içten içe bir şeyleri sorguladı.
Örneğin: 1995'te albay eşini yitiren Tomris Özden hanım, intikam ve savaş arzusunu körükleyen resmi cenaze merasimine karşı çıkarak: 'Benim eşim şehit değildir, yabancıya karşı savaşta ölene şehit denir; oysa bu savaş ülkenin insanları arasındadır' demiş. Yine bu vatanda hakkı olduğunu bilen Neriman Okan, oğlu Zeki Burak'ın cenaze töreninde 'Yavrumu en iyi okullarda okuttum. Zorla askere aldılar. Oğlum sinek bile öldürmezken 'insan öldürsün' diye dağa çıkardılar. Oğlum şehit değil pisipisine öldü. Hakkımı helal etmiyorum' demişti.
Kadınlarımızın ortak acısına ağıtlar ve şiwanlar eşlik etti. Ağıtlar yüksek tonda, şiwanlar içe akıtıldı.
Çatışmaların, ölümlerin, acıların çoğaldığı bugünlerde binlerce anne nefesini tutmuş beklemekte. Anne olmanın evrensel paydasında empati kurarak hiçbir ayrım yapmadan 30 yıldır süregelen adı konmamış savaşta içimize gömdüğümüz sessiz çığlığımızı bozacak güçlü sesin yine kadınlar olacağı, bu savaşın kadın eliyle bitirileceği inancıyla ARTIK YETER diyorum.
Yitirdiğimiz canlar üzerinden 'Ben ne kaybettim' sorgulaması yapmayıp ölmüş çocuklarımızın sayısının çokluğu ile övünen, yıllardır Kürt sorununa demokratik çözüm üretmeyen askeri yöntem ve operasyonları dayatan siyasi ve askeri aktörler, bunlar sizin evlatlarınız olsaydı eğer; yetmez devam mı derdiniz?
Siz geleceğinizi sağlamlaştırmak için; tanıdığımız tanımadığımız, sevdiğimiz sevmediğimiz, sonradan tanıyıp sevip ya da nefret etme ihtimalimiz olan... Geleceğin mühendislerine, doktorlarına, siyasetçilerine, ekonomistlerine, sendikacılarına, memurlarına, işçilerine... Oğlumuza-kızmıza, eşimize-sevgilimize, dostumuza-yoldaşımıza, akrabamıza-komşumuza öldürmeyi ve ölmeyi emrediyorsunuz. Benim çocuklarım büyüyünce onlara da 'vatan borcu'nu öde diyeceksiniz. Annelerin her bir evladını bu ülkede ne zorluklarla yetiştirdiğini biliyor musunuz? Geceleri çöplerden ekmek toplayan kadınlar gördünüz mü?
Hiçbir annenin, ne için olduğu belli olmayan, düşmansız savaşlara; açlık sefalet içinde yetiştirdiği kınalı kuzularını göndermek için devlete-orduya borcu kalmamıştır. İnandığınız tüm değerler aşkına, bu ülkede çocuklarının fotoğraflarını bağrına basıp uyuyan annelerin hatırına artık yeter bitirin bu savaşı... Bitirin bu savaşı, şiddetin en büyüğü evladını yitirmektir.
Bitirin bu savaşı yoksa ben askere gitmeyeceğim
Hani anneler derler ya 'Mümkün olsa da oğlumun yerine ben askere gitsem' diye. İşte onu ben demiyorum. Eşit yurttaşlık hakkı ve demokratikleşme ile çözülebilecek bir meseleyi birileri çözmüyor, çözmek istemiyor diye can vermeyeceğim.
Mümkün olsa da ben askere gitmeyeceğim!
* Fatma İzol - Eğitim-Sen Ankara 2 No'lu Şube Üyesi