
Devletle uzun süren öğrenim yıllarında tanıştım, ancak oldum olası devlet gerçeğine bir türlü ısınamadım. Derler ya, bir türlü yıldızım barışmadı. Devletin pek fazla nüfuz etmediği, doğal toplum özelliklerini önemli ölçüde koruyan bir dağbaşı köyünde doğup büyüdüm. İmparatorluğun aksine cumhuriyetin toplum üzerindeki egemenliğini daha fazla artıran girişimleri toplumda hep tepki ve hoşnutsuzluk yaratıyordu. İçinde büyüdüğüm toplum devlete hep kuşkuyla yaklaşıyor, mümkün oldukça mesafeli duruyordu.
Başlangıçta devlet, gençler için asker ocağı, savaş yıllarında artan vergi, orman kesmeye karşı yasak ve yılda bir kez verilen, halen de tam anlamadığım kredi olarak vardı. Sıkça uğrayan ormancılarla, seyrek gelen jandarmalar devlet olarak bilinirdi. İlkokulun açılması devleti toplumun içine taşıdı. Ardından gelen ortaöğrenim için köyün dışına gitme ile Alamancılık devletle toplumu iyice iç içe geçirdi.
Çok iyi hatırlıyorum, ilkokuldan sonra yatılı ortaöğrenim için köyün dışına giderken aile çevresi uzun uzadıya hesaplar yapmıştı. Devletin ve şehrin beni yutacağından korkuyorlardı. Bu korku, yükseköğrenim için Ankara'ya gitmek gündeme gelince tam bir krize dönüşmüştü. Aile çevresi haftalarca, aylarca süren tartışmalar yapmış, bu zor kararı uzun bir zaman diliminde ancak verebilmişti. Yalan söylememek gerekirse, ben de bu süreçte ciddi korku ve ürküntü yaşamıştım.
Doğup büyüdüğüm toplumun etkisi olacak ki, daha lise yıllarında tereddütsüz solcu hareketin içine girdim. Bunda elbette zulme ve haksızlığa karşı direnen gençliğin, Deniz ve Mahirlerin çok büyük etkisi vardı. Gördüğüm ve içine girdiğim devletli toplumun için çok çelişkili ve çatışmalıydı. Baskı ve sömürü yaşanıyor, ciddi haksızlıklar oluyordu. Elbette bu durum devletten, onun kötü yönetilmesinden kaynaklanıyordu. Solcular, en azından devletin kötü yönetilmesine, dolayısıyla bir yönüyle devlete karşı çıkıyorlardı. Toplumdan edindiğim devletten uzaklık beni sol hareketin içine sürükledi.
O zamanın sol ve sosyalist hareketi de devletçiydi. Ancak en azından iyi devlet-kötü devlet ayrımı yapıyordu. Baskı, sömürü ve haksızlık kötü devletten kaynaklanıyordu, bizim kazanacağımız iyi devlette bunlar olmayacak; özgürlük, eşitlik ve demokrasi olacaktı.
İşin içine bir de Türkiye'deki en büyük baskı ve haksızlık olan Kürt sorunu girince, devlet ve devlete karşı tutum meselesi iyice tartışma gündemine geldi. Bazıları 'Türkün devleti kötü, Kürt'ün devleti iyidir' diyorlardı. Bazıları ise, 'Türk olsun, Kürt olsun egemen sınıfın devleti kötü, halkın, işçi ve köylünün devleti ise iyidir' diyorlardı. İkincisi bana daha mantıklı geldi ve bu eğilime sempati duydum. Eğer örgütlü toplum sistemi mutlaka devlet olacaksa, o zaman bu devlet işçi ve köylülerin olmalıydı. Doğduğum toplumun bana verdikleri, devlet karşısında beni böyle bir çizgiye götürmüştü.
1970'li yıllar boyunca bu hususlar ne kadar da çok tartışılmıştı! Sosyolog İsmail Beşikçi ve yandaşları şunu savunuyorlardı: Kürt vardır, sömürgedir, her türlü devlet kurmak hakkıdır, ancak ayrı Kürt devleti kurulursa Kürtler özgür olabilir! Bu çok devletperest, devleti kutsayan bir yaklaşımdı. İsmail Beşikçi'ye göre, Kürtlerin kurtulabilmesi için mutlaka devlet kurması ve de ayrı devlet kurması gerekirdi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ise, daha o zamandan bu görüşü doğru bulmayıp eleştirmiş, bu görüşün Kürt egemen sınıfının, ağa ve beylerinin çıkarını ifade ettiğini belirtmişti. Kürt Halk Önderi'ne göre, dünyada ayrı devlet kurmuş, hem de Araplar gibi yirmi tane ayrı devlet kurmuş uluslar vardı, ancak bu uluslar özgür ve bağımsız değillerdi. Klasik sömürgeciliği aşmışlar, ancak yeni sömürgeciliğin ağına saplanmışlardı. Dolayısıyla ulusal sorunun çözümü sadece ayrı devlet kurmak olamazdı. Ulusal özgürlüğün sağlanabilmesi için işçi ve köylülerin, yani halkın çıkarını öngören bir devletin olması zorunluydu.
Yani Öcalan, Kürt ulusal sorununun çözümü için, ayrı devletten önce söz konusu devletin niteliğini önemsiyordu. Devletin mutlaka işçi-köylü devleti olmasını gerekli görüyordu. Çünkü sosyalistti ve ulusal özgürlüğü toplumsal özgürlük, eşitlik ve demokrasiyle birlikte ele alıyordu. Devletin ayrı olup olmayacağı daha sonraki planda gündeme geliyor ve toplumsal özgürlüğe bağlı kalıyordu. Onun için, halkın özgürce karar vermesini önemsiyordu. 12 Eylül faşist-askeri darbesine karşı oluşturulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi programında, Kürt sorunun çözümü için, 'Kürt halkının özgürce karar vereceği koşulların yaratılması' ifadesi yeterli görülmüştü. Bu gerçekleştikten sonra, ayrılıp ayrılmamaya halk özgürce karar verecekti. Koşullara göre ayrı devleti kendi ulusal ve toplumsal özgürlüğü için uygun görürse ona karar verecek, yok eğer komşu halklarla demokratik nitelikli birleşik devleti kendi ulusal ve toplumsal özgürlüğü için yararlı görürse ona karar verecekti.
Demek ki daha 1970'li yılların ortasında Sosyolog İsmail Beşikçi ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın devlet ve ulusal sorunun çözümü konusundaki görüşleri birbirinden çok farklıydı. Birisi adeta ayrı devlet fetişizmini savunuyor, diğer ise ulusal özgürlüğün ancak toplumsal özgürlük, eşitlik ve demokrasi ile gerçekleşebileceğini öngörüyordu. Ve bu görüş ayrılığı sert tartışmalara ve çok yoğun bir ideolojik mücadeleye yol açmıştı.
Şimdi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, sosyalist ideolojide paradigma değişimini de gerçekleştirerek reel sosyalizmi aştı. Reel sosyalizmin çözülüş nedeninin devletçi, iktidarcı ve savaşçı paradigma olduğunu ortaya koyarak sosyalizmi demokrasiyle birleştirdi. Devletin esasının baskı ve sömürü olduğuna dikkat çekerek, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanan sosyalizmin, baskı ve sömürü ola devletle gerçekleşemeyeceğini gösterdi. Dolayısıyla sosyalizmin, yani özgürlük ve eşitliğin ancak demokrasi ile hayat bulabileceğini ortaya koydu. Toplumsal özgürlük için olduğu kadar ulusal özgürlük için de bunun geçerli olduğunu belirterek, Kürt sorununun çözümü için cumhuriyetin demokratikleştirilmesi ve Kürt toplumunun devlet olmayan demokrasi içinde örgütlendirilmesini gerekli gördü.
Peki, hayat kimi doğruladı? Hangi görüş örgüt ve eylem yarattı? Otuzbeş yıllık pratiğin sonuçları ortadadır. Öcalan'ın görüşleri Kürt toplumunda yeni bir ulusal ruh, bilinç, örgütlülük ve eylem yaratmışken, Sosyolog İsmail Beşikçi'nin görüşleri üç kişiyi bile örgütleyememiştir. Hatta 1970'li yıllarda var olan örgütsel güçleri bile dağılmıştır. Peki, devletperestlilk doğruydu da neden ciddi hiçbir gelişmeye yol açmadı? Bunun tersi olarak Kürt Halk Önderi'nin yanlıştı da o zaman tüm bu gelişmeler neye dayanarak ortaya çıktı? Herhalde İsmail Beşikçi mevcut gelişmeleri kendi görüşlerinin yarattığını sanıyor! Bu nedenle olmalı ki, saygı sınırlarını da zorlayarak ve hiç demokratik olmayan bir tutumla Öcalan'dan 'susmasını' istiyor!