AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Demokrasi ve Demokratlık Meselesi


Sadık Varer / Özgür Gelecek

Demokrasi ve Demokratlık Meselesi - Sadık Varer / Özgür Gelecek Geçenlerde, "sosyal demokrat Deniz Baykal", memleketin "en demokratı benim" iddiasındaki Tayyıp Erdoğan'ın Diyarbakır "ziyareti" esnasında yaşananları değerlendiren konuşmasında şöyle demiş:

"Ülkenin Başbakanı bir kente gidiyor. Sokaklar bomboş, çöpler yığılmış, bütün esnaf kepenk kapatmış, bir tek dükkan açık değil, otomobil lastikleri köşe başlarında yanıyor.. yaşadığımız olaylar, sıradan bir olay değildir… bir ayaklanma provasıdır. (…) 1 Mayıs'ta İstanbul'da meşru sivil toplumsal kuruluşların demokratik talepleri karşısında acımasızca her türlü zorbalığı yapacaksın, sonra Diyarbakır'da kedi gibi olacaksın.. Devletin otoritesini Diyarbakır'da niye sağlayamıyorsun?."

Diyarbakır'da, DTP'nin, "gayri meşru" sayılan demokratik tepkisini bastırmak için kullanılan siyasal zor yöntemlerini beğenmeyip, 1 Mayıs'ta İstanbul'da uygulanan terörden daha fazlasını uygulamadığı için iktidarı eleştiren Baykal'ın ettiği sözleri "bir demokrata ve dahi bir sosyal demokrata yakışmaz" bulanlara CHP'lilerin verdikleri yanıt açık ve anlaşılırdır: "Biz ki sosyal demokratız, en iyi demokrasi mücadelesini biz veririz; bölücü Kürde şiddet uygulamak demokrasi karşıtlığı değildir ki.."

Şimdi, şöyle bir soru sorulabilir; demokrasi mücadelesi verdiğini söyleyen "demokrat AKP" bir yanda, demokrasi mücadelesini en iyi ben veriyorum iddiasındaki "sosyal demokrat CHP" öte yanda ve "ne o, ne bu, ne de şu, asıl demokrasi mücadelesini biz gerçek demokratlar veriyoruz" diyen bizimkiler bu yanda dururken, toplumsal algı nasıl çalışır?..

Demokrasi mücadelesi ve demokratlık mevzuundaki toplumsal algı önemsenmelidir.

Sosyalistlerin, demokrasi ve demokratlık kavramlarını nasıl okudukları bellidir, ama sistemin olağan üstü etkili ve hızlı çalışan ideolojik aygıtlarıyla biteviye kafası karıştırılan toplumun demokrasi ve demokratlık meselesinden ne anladığı meçhuldür!.

Belki de artık, "biz demokrat falan değiliz, sosyalistiz ve sosyalist demokrasiden başka bir demokrasi tanımıyoruz!.." benzeri, ezber bozucu, açık bir dil kullanmak ve bıkıp usanmadan, "demokrasi nedir, demokrat kime denir?" sorusunu didiklemek lazım.

Meseleyi 'bilenlerden' çok, bilmeyenleri önceleyip başlıyorum:

İnsanlık, demokrasi kavramı ile Antik Yunan'ın site devletlerinde karşılaştı. Demos (halk) ve Kratos (egemenlik – yönetim) sözcüklerinin birleşimiyle oluşturulan demokrasi kavramının pratik karşılığı şöyle kuruldu:

Site devletlerinde, büyük meydan anlamına gelen Agora, demokrasinin uygulama alanıydı. Yönetme yeteneğine sahip olduğu varsayılan site halkı Agoralarda toplanıyor; toplumun ve devletin bütün sorunları bu meydanlarda tartışılıyor, eleştiriler ve önerilerden sonra kararlar alınıyordu. Antik Yunan demokrasisinde kamusal görevlerin belirlenmesinde, seçim sistemi yerine kura ve rotasyon sistemi uygulanıyordu. Seçimle göreve çıkanların, zamanla seçmenlere yabancılaşıp ayrıcalıklı bir kast oluşturmaları tehlikesine karşı, seçim yerine kura çekerek görevlendirme ve görevlendirilenlerin rotasyona tabi tutulmaları yöntemi benimsenmişti. Seçimler ise, son derece sınırlı alanlarda, yalnızca uzmanlık isteyen görevler için uygulanıyordu.
Buraya kadar iyi, ama bu demokrasinin sınıf kimliğine ve cinsiyet ayrımcı yanına bakınca durum değişiyor…

Dönem, köleci toplumlar dönemi ve köle sahipleri ile bütün soylu sınıfın genel nüfusa oranı yüzde beş civarındadır. Demokrasi, yalnızca 'yurttaş' sayılan bu azınlığın 'yurttaştan sayılmayan' köleler ve kadınlardan oluşan çoğunluk üzerindeki iktidar biçimidir. Antik Yunan demokrasisinde köleler ve kadınlar 'demokrasi meydanı Agora'ların dışında tutuluyorlardı.

Elbette, bu durumda bir kölenin ve bir kadının 'ben demokratım' demesini kimse bekleyemezdi; demokratlık, köle sahipleri ve soyluların işiydi!..
Günümüzde, kapitalist sistemin bütününde siyasal ve toplumsal yaşamın vazgeçilmezi olarak kutsanan demokrasinin kaynağında Fransız Devrimi var.

İnsanlık, Fransız Devriminden önce, feodal üretim ilişkileri içinde kendine alan açmayı başaran yeni bir sınıfla tanıştı; burjuvazi…

Geleceğini, tarihsel ömrünü tamamlamış bulunan feodalizmde değil, kapitalizmde gören genç burjuvazi, hızını kesen, gelişme grafiğini düşüren feodal – mutlakıyetçi yapıları tasfiye etmek zorunda olduğunun bilincine vardığında, hiç duraksamadan devrimi hazırlamaya koyuldu. Aydınlanma Çağı'nın düşünürleri, 'geleceğin sahibi' burjuvazinin ideolojisini oluşturmaya başladılar. Bu arada, sanayileşmenin ortaya çıkarttığı yeni bir sınıf olan proletaryayı ve yoksul halkı ihmal etmemeye çok özen gösterdiler; demokrasi – eşitlik – özgürlük - kardeşlik sloganlarıyla proletaryanın ve yoksul halkın gönlünü fethettiler.. Bu yolla, feodal - mutlakıyetçi dönemin sonunu getirecek olan devrimlerin yıkıcı güçlerini örgütlemeyi başardılar.
Fransız Devrimi ile iktidara çıkan burjuvazi, halkı demokrasi ile ödüllendirdi!...

Artık eşitlik vardı!.. İşçi – köylü , zengin – yoksul ayrımı yapılmadan ama kadınlar hariç herkese oy hakkı verilmişti; işçiler ve köylüler kendi temsilcilerini seçip parlamentoya gönderebilirlerdi…

Fakat, kapitalizm geliştikçe kaçınılmaz olarak büyüyen işçi sınıfı çok nankördü; sömürülmek ve aşağılanmak istemiyordu!... Burjuvazinin de başka çaresi yoku; artı değer sömürüsü olmadan kapitalizm olmazdı ki!..

Böylece eş zamanda tarih sahnesine çıkan bu iki modern sınıf uzlaşmaz bir çelişki ve düşmanlık yaşamaya başladı. Sonra, bu düşmanlığı derinleştiren 1848 Haziran işçi ayaklanması patlak verdi. Katıldığı burjuva devrimlerinden çok şey öğrenen işçi sınıfı bir süre sonra kendi ideolojisini üretip burjuvaziyi çileden çıkartan isteklerde bulunma 'küstahlığını' gösterdi:

Demokrasi dediğiniz şey, emeğin sömürüsünü disipline eden bir devlet biçimidir; bu demokraside eşitlik ve özgürlük yoktur; eşit ve özgür yurttaş olabilmek için kapitalist sömürünün ortadan kalkması şarttır; sizin egemenliğinizi sağlayan bir devlet biçimi olarak bize 'sunulan' bu demokrasiyi ve sizi istemiyoruz; biz olmazsak siz yaşayamazsınız ama siz ve kapitalist düzeniniz olmasa biz çok rahat yaşayabiliriz; bizim için demokrasi, patronsuz ve efendisiz bir toplum düzeninde üretenlerin doğrudan yönetimidir…

İşçi sınıfı ve yoksul halk, istedikleri demokrasiyi Paris Komünü pratiğiyle çok kısa süre yaşadı. Komünarlar, ağır bir bedel ödeyerek yenildiler ama o zamana kadar görülmemiş bir demokrasi deneyine imza attılar.

Komün deneyinden sonra, insanlık, içeriği çok farklı iki demokrasi seçeneğine sahipti; kapitalist sömürüyü disipline eden burjuvazinin iktidar biçimlerinden biri olan demokrasi ve ancak, üretim araçları toplumsallaştırılmış, efendisiz - patronsuz bir ortamda uygulama şansına sahip olan sosyalist demokrasi…

Dünyanın bugününde efendisiz – patronsuz bir ortamda yaşama şansına sahip insanların sayısı çok az; insanlığın ezici bir çoğunluğu efendili bir hayatı, kapitalizmi yaşıyor.

Kapitalist sistemin bütününde siyasal ve toplumsal yaşamın 'vazgeçilmezi' sayılan demokrasi, gerçekte efendili hayatı kontrol eden sermayenin 'kratos'u dur. Bu demokrasi tarihinin hiçbir döneminde 'demos – kratos' a rastlanmamıştır.

Elbette, Şili'deki gibi, demokrasinin sunduğu 'haklar'dan yararlanıp 'halkın yönetimi'ni kurma girişimleri olmuştur. Ama sonuç, Paris Komününden pek farklı değildir.

Biliniyor: Şili'de 1970'li yılların başında demokrasinin sunduğu genel oy hakkını kullanarak yeterli halk desteğini alan, böylece hükümet olan Unitad Popular, "madem ki yönetime geldik, efendisiz – potronsuz bir düzen kuralım" deme 'gafletinde' bulunduğunda sermayenin hışmına uğramıştı.. Demokratik devletin en etkin organlarından biri olan ordu, 11 Eylül 1973'te kanlı bir darbe ile Unitad Popular'ı devirmiş ve parti önderi Salvador Allende dahil binlerce sosyalist öldürülmüştü.

Bunun neden böyle olduğunu anlamak için sermayenin 'kutsal demokrasi kitabı'na bir göz atmak yeterlidir:

Demokrasimizde, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü vardır. Örgütlenip genel oy hakkıyla vekillerinizi parlamentoya gönderebilir, böylece yönetime katılabilirsiniz. Parlamentoya saygılı olmalısınız. Komünist bozguncular, parlamentomuz için, "Amerika'dan İsviçre'ye, Fransa'dan İngiltere'ye kadar dilediğiniz parlamenter ülkeyi alın; bu ülkelerin hepsinde devletin asıl işleri perde arkasında yürümekte, devlet daireleri, bakanlıklar ve genel kurmaylar tarafından yürütülmektedir. Parlamentoya ise, özel olarak 'sıradan halkı' aldatmak amacıyla laf ebeliği yapma görevi verilmiştir, vs." diyebilirler, diyorlar. Demokrasi düşmanı bozgunculara inanmayın. Demokrasimiz, halkın yönetime katılması ve iradesini yansıtması için parlamento gibi bir temsil organına sahiptir. Parlamentoya girmek için yeterli oyu alan işçiler ya da köylüler çıkarlarını parlamento kürsüsünden savunabilirler. Ama elbette, bu haklarla yetinmeyip, parlamento çoğunluğunu ele geçirdikten sonra kapitalizmi tasfiye etmeye ve sosyalist bir düzen kurmaya çalışırsanız demokratik hukuk devletinin ordusu, polisi, mahkemesi ve cezaevleri ile karşı karşıya gelirsiniz. Bir demokrat bunları bilir...

Aleni durum budur ve tarifi verilmiş bu demokrasiyi benimsemeyenler demokrat sayılmazlar.

Sizi bilmem ya, vaziyet bu olunca, demokratlık, bana hiç 'sevimli' gözükmüyor!...



Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili haberler

İlgili Yazılar