AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Bir vur emri olarak medya


Okan Yılmaz / Esmer Bilgi

Bir vur emri olarak medya - Okan Yılmaz / Esmer Bilgi Orta yaşlı, orta halli, ortalama duygulanımlara ve ortalama gündelik yaşam pratiklerine sahip orta direk bir ‘modern birey’in eline silahı alıp etrafı kana bulaması, “ortalamaların” dünyası için kuşkusuz dehşet vericidir. Çünkü “ortalama”, böylesi kanlı bir katliamın (yahut bir felaketin/şokun/sürprizin vs.) izahı için çok az neden koyar ortaya. Yani toplum vicdanında tezahür eden dehşet hissi, büyük ölçüde, olayın nedensizliğine dayanır ve bu hissin keskinliği de olayın nedensizliği oranında artar/azalır. Bu bizi şuraya çıkarabilir mi: Bir felaketin vuku bulduğu yer ve roller/taraflar ne kadar ortalamaysa, olay o denli şaşırtıcı ve dehşetengiz, ne denli uçlardaysa o kadar olağan ve alışılır görünür.

Elimize bir yelpaze alalım: Ekonomi. Uçlarını ve merkezini yerleştirelim. Yıkımına ramak kalmış tek göz gecekondusunda baldırı çıplak üç çocuğu ve hasta karısıyla eşten dosttan toplanmış sökük battaniyeler altında bir mucize bekleyen adamın evini ateşe vermesi üçüncü sayfa için ideal bir haberdir ve olağan görünür. Diğer tarafta elli farklı banka hesabında ne miktarda parasının olduğunu dahi bilmeyen, kokainman jigolosu ve hap bağımlısı çocuğuyla bir ömrü ayakta tutmaya çalışan mirasyedi bir dul kadının kendi kafasına sıkması da ideal bir manşet haberidir ve aşırı zenginliğin/popülaritenin/’yüksekliğin’ psikolojik karmaşası üzerinde çalışan psikiyatristlerin/sosyologların konu üzerine epey enteresan tezler üretip, akla yatan nedenler bulabileceği bir vakadır; bir önceki örnek kadar kısa sürede geçiştirilemez belki ama bir infiale sebebiyet verecek kadar da hacimli değildir. Zira toplum, oturup düşündüğünde böylesi bir intihar için pek çok neden bulup çıkarabilecektir.

Verdiğim örnekler için ekstrem oldukları söylenecektir; kadının durumu hele ki pek uçuktur, doğrudur. Çok farklı fakir ve zengin profilleri var, kuşkusuz. Lakin söylemek istediğim, bir felaketin koyu bir dehşet hissi uyandırması için olası nedenlerinin azalması ve dolayısıyla bu uçlardan çekilip ortalama tiplere yönelmesi daha makul görünüyor. Çünkü akla gelebilecek ihtimaller azalıyor; olayın kaynağı sebepsiz bir cinnet halinde, bir ruh hastalığında, ruh sapmasında, hastalıklı bir fantezide aranıyor. Arayışların sonuçsuz kalması, akla yakın bir izahın, bir nedenin olmaması; bütün bunlar dehşet uyandırıcı. Size de öyle gelmiyor mu?

Medyayı açıp taradığımızda gayet orta halli münzevi hayatlarının bir noktasında sözlü tartışmaya bile gebe olmayan küçük olaylardan hareketle birilerini bir şekilde öldürüp, bunu bir şekilde saklayıp, günler süren karakol ifadelerinde türlü yalanlarla kafaları karıştırıp, en nihayetinde şüphe uyandırıp yakalanan ve olay yerinde soğukkanlı bir şekilde bunun tiyatrosunu yapıp aynı soğukkanlılıkla mahkemeye yollanan pek çok suçlu görürüz. Sabıka saçan suç makineleri değildir bunlar, aklını yitirip dizginleri boşalan sadistler de değil; “bir cinnet haliydi şeytan üfledi” de demez pek çoğu. Hatadır, pişmandır, iyi haldir, iyi niyettir, kötü talihtir, makus kaderdir, yatarızdır, çıkarızdır. Hepsi iyi de, cinayeti kolaylaştıran şey nedir; hayatları boyunca belki tek suçları ailelerinin cüzdanlarından para çalmak olan insanlar nasıl bir metamorfoza uğruyorlar da hiçbir ‘geçiş’ emaresi vermeden cinayete sıçrayabiliyorlar?

Hemen hemen bütün filmlerinde orta halli bir burjuva ailenin başına hiç hesapta olmayan belalar saran ve ekrana yansıyan felaketin nedensizliği üzerinden seyirciyi dehşete düşürüp, işine olan güveninden olsa gerek, bütün söyleşilerinde onlara “huzursuz seyirler” dileyen büyük yönetmen Michael Haneke, sosyal bilimcilerin şiddetle üzerine eğilmesi gereken bir isim. Karakterlerini, kendisini diğerlerinden farklı kılacak hiçbir özel vasfı/niteliği olmayan alelade kimselerden seçen, kahraman/anti-kahraman olgusunu tamamen dışlayan, olan bitenlere tatminkâr bir neden ve tüm sürece de tatminkâr bir sonuç bulma kaygısına düşmeyerek de Hollywood tarzı anlaşılırlığın, ezberin, doyuruculuğun, hani derler ya, “görsel şölenin” banalliğinden kaçınan Haneke, bu yönüyle, sinemaya verdiği para ve zamanın karşılığını filmi çözüp bir açıklığa kavuşturarak almak isteyen yaygın seyirci kitlesinin yarım kalmışlık hissine oynar. Yarım kalmışlık, nedensizlik, sonuçsuzluk, “ortalama” hayatların dehşetidir; Haneke burada imdadımıza yetişiyor zaten.

(Bundan sonraki dört paragraf boyunca filmleri açıklayacağım, uyarmak ihtiyacı duydum.)

Haneke külliyatından özellikle iki yapıt konumuzu çok ilgilendiriyor: Benny’s Video ve Funny Games. İlk filmde ergenlik dönemini yaşayan Benny adında bir karakterimiz var. Bütün yaşıtları gibi okula gidip gelmekte, eve bulunduğu ise vakti video kamerası ve kasetleri, muhtelif kayıt cihazları ve ekranlarıyla dolu kendisine ait bir odada geçirmekte. Gündüzleri işe giden bir ailenin tek çocuğudur ve okul saatleri dışındaki vaktin önemli bir bölümünü evde tek başına değerlendirmektedir. Evlerine yakın bir video dükkânına düzenli olarak uğramakta ve keza evdeki eski videokasetleri de düzenli olarak izlemektedir. Klasik bir kentsoylu, orta sınıf ailenin, yalnız başına geçirebileceği boş vakte ve ilgili olduğu alanda materyal toplayıp kullanabilecek olanağa sahip çocuğuyla karşı karşıyayız. Benny’nin okulunda yaşadığı birtakım sıradan sorunları onun iletişim güçlüğüne de yorabiliriz, ailesinin pek ortalarda görünmeyip uzakta durmasına da, tek çocuk olarak büyütülmenin sonucuna da; Haneke burada oyalanmamızı istemiyor, zira zor ve kaygan bir zemindeyiz. Bizi ilgilendiren Benny’nin ‘vukuatı’. Benny bir gün eve bir kız arkadaşıyla beraber döner. Onunla odasına girer ve video ekipmanını gösterip bir de videokaset izletir. Eskiye ait, bir çiftlik evinde çekilen bir görüntüdür bu; özetle bir domuzun silahla öldürülmesinin kaydıdır. Videodan sonra domuzu öldürmekte kullanılan silahı çıkartan Benny, kız arkadaşını vurur. Yerde sürüklenip kaçmaya çalışan kızın kıvranışı ve hırıltıları eşliğinde soğukkanlılıkla onu takip eden Benny, silahı tekrar ateşler. En nihayetinde kız arkadaşı ölür yalnız bu esnada bütün vukuat ‘kayda’ alınmıştır. Durumu fark eden ailenin şoku uzun sürmeyecektir. Çocuk anneyle beraber tatile gönderilir, evde kalan baba kızın cesedini parçalara bölüp yok eder. Benny yine elinde video kamera, harikulade bir tatil geçirip evine döner. Filmin sonunda hoş bir sürprizle karşılaşırız: Soruşturmasını ağırlaştıran polis olayı çözüp Benny’i ifade vermesi için aldığında, babası ve annesinin cesetten nasıl kurtulacakları üzerine konuştukları bir videokasetle karşılaşır. Benny, cinayet akşamı açık bıraktığı kamerasıyla ailesinin konuşmalarını kaydetmiştir; bu yolla da kurtulur.

Şimdi, Benny’i bir domuz avlamakla bir insan öldürmek arasında hiçbir ayrım yapamamaya iten, domuz vurmak için kullanılan bir silahın kabaca ve en yalın haliyle “birini, bir şeyleri vurmak” şeklinde kullanılabileceğine inandıran ve buna götüren şey nedir? Benny bu soğukkanlılığı nasıl sağlamaktadır? Ailesi nasıl böylesi korkunç bir suçu hazmedebilmekte ve olayı saklayıp ‘delilleri’ imha etmeye nasıl/hangi ruh haliyle karar verebilmektedir? Ve tekrar Benny’deyiz, büyük bir talihle kaydettiği kaseti (bana öyle geliyor ki Benny her an kayıt halindedir, ailesinin cinayet akşamı cesedi yok etmeyi planlamaları yalnızca bir talihsizlikti) büyük bir soğukkanlılıkla polise teslim edip ailesini katil yapması…

Funny Games’e gelelim. Arabalarıyla yol alan üç kişilik bir aile. Ön koltuklarında karı ve koca, teypten opera dinleyip birbirlerine besteciyi ve yorumcuyu sorarak bir nevi yarışma yapıyorlar. Arka koltukta 12-13 yaşlarında bir çocuk, kollarını yasladığı ön koltukların arasından yolu izliyor. Arabanın arkasına bağlı bir tekne, ormanların içinden geçerek bir kır evine varıyorlar. Bir gölün çevresine konuşlanmış bahçeli müstakil evlerden biri bu. Kadın yemekleri hazırlamaya koyuluyor, koca ve çocuk tekneyi hazırlıyorlar, bir de Alman kurdumuz var neşeyle ortalarda dolaşan. Olasılıkla yemekler yenilecek, ufak bir tekne gezintisi yapılacak, komşularda çay içilecek, muhabbet edilecek; bütün bu etkinliklerin birkaç günlük tekrarından sonra da yine kente, rutin iş hayatına dönülecek. Lakin dört adet yumurta istemek için uğrayan iki davetsiz misafirleri oluyor. Diksiyonları düzgün, hoş görünümlü, kibar, temiz yüzlü iki genç… İzlediğim en zekice, en incelikli ve dâhice sahnelerden, oyunlardan, hilelerden sonra bir de bakıyoruz ki aile, kendi evlerinde gençlerin tutsağı olmuş. Oyunlar oynanıyor, ama film başlığının aksine, komik değil, ‘kanlı’. Gençler kendilerini tanıtırlarken sürekli (televizyon programlarına/filmlere göndermeler yapan) farklı hayat hikâyeleri anlatıyor, birbirlerine her seferinde (yine programlara/filmlere gönderme yapan) farklı isimlerle hitap ediyor, bol kanlı dakikaların ortalarında gidip yemek falan yiyor, televizyon açıyor, şakalaşıyor, gülüşüyor ve belli anlarda da dönüp kameraya bakarak göz kırpıyorlar. Para için gelmediler, evi soymuyorlar, seyircinin beklentisinin aksine kadına (bir sahnede yaşı üzerine bahse girip soymalarına rağmen) tecavüz etmiyorlar. Peki nedir bütün bu kabusun nedeni? Gençlerden biri, evin kadınından hıçkırıklarla beraber gelen sorusuna karşılık veriyor bunun cevabını: “Neden olmasın?”

Şimdi her iki filmde de nedensiz cinayetler işleniyor. Yani her iki katil tipi de işledikleri suçun karşılığında bir şey almıyor, beklentisiz suç işliyor. Her iki filmde de katiller soğukkanlı; bir videokasete, bir video oyuna, bir televizyon programına yaklaştıkları gibi yaklaşıyorlar. Benny’nin ailesi çocuklarının cinayetini örtbas ederken, Funny Games’deki aile de çocuklarının pompalı bir tüfekle parçalanmış cesedi salonda ‘tüterken’, katillerin evde bulunmadığı bir zaman diliminde oradan kaçıp kurtulmanın uzun uzadıya yollarına bakıyorlar. Yani kurbanlar da katillerin beslendiği bir soğukkanlılık damarından besleniyor gibi; belki düşünüldüğünde her iki aile de bir şekilde yapılacak olanı/yapılabilir olanı yapıyorlar ama (öyle görünüyor ki ancak filmler izlendiğinde kavranabilecek olan) tutumları, sanki bekledikleri, sanki beklenebilecek, sanki vuku bulması her an ihtimal dahilinde olan bir şeyle uğraştıklarını gösteriyor.

Nihat Genç’in epey beğendiğim bir sözü vardır: “Biz Türk filmlerindeki tecavüz sahnelerinde boşalmış bir neslin çocuklarıyız, kimse bizden masumiyet beklemesin”. Ortadoğu’yu kanla, çamurla, cesetle, yangınla, tozla, dumanla kaplı bir enkaza çeviren Irak savaşını ve öncülü Afganistan operasyonlarını prime-time denen zaman diliminde günlerce ve günlerce izledik. Sonrasında ortaya çıkan işkence iddiaları ve görüntülü video kayıtları, o topraklarda dönen katliamların, tecavüzlerin, işkencelerin itirafları, raporları, fotoğrafları, Saddam’ın idam görüntüleri ve daha pek çok şey kâh naklen, kâh rötuşla, montajla, makyajla; ama o ya da bu şekilde, yıllardır her an ve her saniye, tüm kitle iletişim kanallarınca sürekli ve sürekli izleyiciye pompalanıyor. Polis baskınlarının, kovalamacalarının, tutuklamalarının, dayaklarının; yani toplum nezdinde ‘kahramanlıklarının’, yine polis kameralarınca kaydedilmiş görüntülerini, buna özel gece kuşağı televizyon programlarında izledik, izliyoruz. Daha geçtiğimiz haftalarda ‘ağabeyler’i Veli Küçük’ten aldıkları talimatla Sabancı suikastı zanlısı Mustafa Duyar’ı öldürdüğünü/öldürttüğünü, pencereden aşağı bıçaklayıp fırlattıkları ‘karşı çeteye’ mensup mahkûmlar eşliğinde bağıra çağıra itiraf eden Nuriş çetesinden Ergin kardeşlerin mide bulandırıcı görüntülerini izledik çoluk çocuk. Geçtiğimiz 1 Mayıs mitinginde, yere kapaklanıp kalmış bir kadının kafasına gelişine atılan polis tekmesini izledik lezzetle. Öte yandan yıllar yılı lanetlerle bitmesi umulup da her cenazede daha bir kahramanca sahip çıkılan, harlanan, kışkırtılan o ‘düşük yoğunluklu’, ‘olağanüstü hallik’ savaşın fotoğraflarını, görüntülerini, marşlar eşliğinde, destansı bir anlatımla seyredip duruyoruz ana haber bültenlerinde. Dünyanın her bölgesinde ana akım medya, ülkeye hâkim baskın ideolojinin propagandasına hizmet edecek ayarda, tonda, dozajda bir ‘şiddet’ seyri sunuyor halkına. Kitle iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki duraksız yükselişin getirisi olan küreselleşme sayesinde bizler de aynı dakika terörize edilebiliyoruz, sözgelimi Kenya iç savaşında kelle koparan palaların görüntüleriyle.

Bu görüntüler sonrası olan biteni kınadığımız, dehşetlere sürüklenip şiddet karşıtı tavır aldığımız, her toprak parçasında kan döken kapitalizm yumurtlaması faşizmi sorgulayıp işlerin değişmesi için safları tuttuğumuz düşünülmüyor değil mi?

Hayır, bütün bunlar, şiddetin olağanlaştırılması, gündelikleştirilmesi, içselleştirilmesi ve ekrandaki şiddetle gerçek hayatta vuku bulan şiddet arasındaki en belirgin farkın, “mekan ve zaman”lık ayrımın silikleşmesi, ortadan yitip gitmesiyle sonuçlanıyor. Baudrillard “kopyanın kopyası” der buna, Platon’dan epeyce beslenerek. Ekranların birincil rol oynadığı kitle iletişim enformasyon bombardımanı sonucu, bir olayın, onu (devletler, hâkim ideolojiler, muhtelif güçler eliyle) manipüle eden binlerce kopyalama işlemi sonrası bize ulaşması sonucu, kopyanın kopyası görüşler, kopyanın kopyası fikirler, kopyanın kopyası sezgiler/hisler/öngörüler/önyargılarla yaşayan ve gerçeklikten/yaşanmışlıktan/deneyimden çok uzaklarda sonsuz bir sessizliğe gömülmüş, yok olmayı bekleyen insan yığınları olduğumuzu söyler. Bir kolayı, onun “serinletici/ferahlatıcı/keyiflendirici vs.” sözcükleriyle süslenmiş bir reklâmından önce içmekle, sonra içmek arasında, o sözcüklerin uyandıracağı etki, izleyicide bırakacağı anlam bakımından önemli bir fark vardır; fark, reklâm sonrası kola tüketicisi için o sözcüklerden ne anladığı, anlayacağıdır.

Kolayı herhangi bir nesneyle, mefhumla, olayla değiştirip tekrar ekrana sürelim, sürerken “ana akım” manipülasyonu/makyajı/montajı basalım ve görüntüleme zamanı olarak prime-time’ı alıp ekranın başına da kafası henüz bulanık bir genç nüfus yerleştirelim. Birkaç yıl pişirip sonuçları analiz edelim. Projenin Türkiye’deki yansısı, 12 Eylül darbesi ve Özalcı kültürle anası ağlatılmış bir memleketin doğru-yanlış, iyi-kötü, gerçek-sahte, acı-tatlı, yararlı-zararlı ayrımından bihaber yığınlar olacaktır. O meşhur Rahşan Affı’yla salınanların yaş grubu, meslekleri, sosyal statüleri ve suçları üzerine yapılacak derinlemesine bir araştırma kaygımızı ne denli doğrulayacaktır? Tüm dünyada kökten toplumsal değişikliklerle sonuçlanan 80 dönemi ve küresel politikaları üzerine kaleme alınan makalelere, kaynaklara bir göz atmak gerekir; insanlık olarak ne denli bir apolitizasyon sürecinden geçtik ve medya terörü sonucu dünyayı, insanları, kendimizi, bir bütün olarak hayatı algılayışımızda nasıl değişimler meydana geldi? Lise öğrencileri üzerinde yapılan ‘tv dizilerinin etkileri, rol modelleri vs.’ konulu anket sonuçlarından yola çıkılabilir. Üzerinde düşünmek gerekir.

Yazının başlarına gönderme yapıp bırakayım. Bir felaketin toplum nezdinde esaslı bir infiale yol açması için, aranan nedenlerden yoksun olması gerekliliğini, yani mevzubahis felaketlerin “uç”lardan beklenmesi için yeterli sebepleri yitirdik gibi görünüyor. Daha farklı bir fotoğraf var karşımızda; yeni nesillerin (‘medya jenerasyonunun’) gündelik bir pratiği haline gelecek şiddetin ve bir üst başlıkta, ‘faşizmin’ nedenleri, beslenme kanalları, sürekliliğini sağlayan unsurlar üzerine daha detaylı düşünmek gerekiyor. EsmerBilgi bünyesinde böylesi bir tartışma zemini hazırlanabilirse, kendi adıma sürdürmek niyetindeyim. Suça karşılık gelen ceza kavramının doğası ve caydırıcılığı, öte yandan medya manipülasyonu, medya bağımsızlığı, ‘medya ve demokrasi’, teşhir, sansür, propaganda vb. konular üzerinden açılım sağlanabilir diye düşünüyorum.



Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili haberler

İlgili Yazılar