
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Alman Başbakanı Angela Merkel, şubat ayında Almanya'da Türk ve Alman öğrencilerle biraraya geldiklerinde; Başbakan Erdoğan, Almanya'daki Türk gençlerinin sıkıntıları olduğunu belirtip, 'Entegrasyona evet, asimilasyona hayır' demişti. Berlin'deki bir görüşmesinde de yine Erdoğan, 'Asimilasyon bir insanlık suçudur, kimse Türkleri asimile edemez' dedi. Almanya'daki Türk çocukları için de daha çok Türkçe eğitim istedi. Başbakan Erdoğan'ın asimilasyon ile ilgili tespiti hem Almanya'da hem de Türkiye'de oldukça büyük bir tartışma yaratmıştı. Alman yetkilileri, Türkleri asimile etmediklerini, sadece onları sisteme entegre etmek istediklerini söylediler. Başbakan Erdoğan ise Türkiye'ye geri döndüğünde de aynı görüşlerini tekrar etti ve 'Asimilasyon bir insanlık suçudur' dedi. Yani 'Almanların Türkleri eriterek Almanlaştırmak istediklerini ve bir insanlık suçu işlendiğini' iddia etti.
Başbakan Erdoğan'ın bu tespiti oldukça çarpıcıydı. Her ne kadar Alman hükümeti bu tespite karşı çıkıp tepki gösterdiyse de, Erdoğan'ın söylediklerinde doğruluk payı vardı. Türk hükümeti de bütün gücüyle bu asimilasyon politikasına karşı duracak ve Türklerin Almanlaşmasını engelleyecekti. Başbakan Erdoğan'ın Almanya'daki Türk toplumuna ve Türk öğrencilerine verdiği açık mesaj buydu. Şubat 2008 tarihinde yapılan bu tartışmalar epeyce ilgimi çekti. Ben de Türkiye'deki asimilasyon çarkından geçen biriyim. Asimilasyondan çektiğim büyük acılardan dolayı asimilasyonu ve özellikle de Türkiye'nin asimilasyon politikalarını yıllardır araştırıyorum. Asimilasyon ile ilgili Türkiye'de kimse Başbakan Erdoğan kadar böylesine doğru bir tespit yapmadı: ASİMİLASYON BİR İNSANLIK SUÇUDUR! Artık bütün dünya da bu konuda hemfikir. Avustralya'da İşçi Partisi hükümeti de, 1910'dan 1970'lere dek süren asimilasyon politikasının kurbanı olan yerli halk Aborjinlerden, uyguladığı asimilasyon nedeniyle samimi bir özür diledi. Bu da ulusal uzlaşma adına tarihi bir adımdı.
Yapılan bu tartışmalara biraz olsun katkı sunmak için çalışmalarımı biraz daha yoğunlaştırdım ve günümüz dahil Türkiye'nin asimilasyon politikalarını geniş çaplı araştırdım. Öncelikle asimilasyon konusunda bu kadar hassas olan Başbakan Erdoğan ve partisinin politikaları ve uygulamaları nelerdir, bunu bir görelim. AKP nin ele geçen gizli eylem planında, Kürtçe dili ile ilgili alınması istenen tedbirlerden biri:
Tedbir No: 30
'Kürtçe'nin eğitim dili olarak kullanılması konusunun 'Bağımsız Kürdistan ve Kürt Ulusu yaratma' gayretlerinin bir parçası olduğu hususunun, bölücü terör örgütü ve yandaşı kuruluşlar ile bağlantısı ortaya konulacak; ulaşılan sonuçlar yurt içi ve dışındaki çalışmalarda bir mesnet olarak kullanılacaktır. Bölücü terör örgütünün siyasal alanda çok önem verdiği ve üzerinde çalıştığı bu konunun, binlerce yıldır birlikte yaşamış milletimizi birbirine kenetleyen dil bağını koparma maksatlı olduğu, Türkiye'de Türkçe'den başka resmi dil ve eğitim dilinin kabul edilmeyeceği uluslar arası her platformda ifade edilecektir. Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenimi yapılırken, bunlardan herhangi birinin eğitim-öğretim dili olmasına izin verilmeyecektir' denmektedir. İşte bu gizli eylem planı doğrultusunda bir yıl içinde olanlardan birkaç örnek:
• Eğitim-Sen, tüzüğüne 'anadilinde eğitim' maddesini aldı diye kapatılmayla karşı karşıya bırakıldı. Türkiye'nin en büyük ve güçlü eğitim sendikası, en önemli ilkesini tüzüğünden çıkarmak zorunda kaldı. Bu yüzden EĞİTİM-SEN davayı
AİHM
'e götürdü. Sendikanın 'Anadilde eğitim' davası hala sürüyor.
• Başbakan Erdoğan, Diyarbakır'daki Sivil Toplum Kuruluşları (STK) temsilcileri ile görüştüğünde, 'demokratik açılım ile anadilinde eğitim' isteyen STK başkanlarına, 'Sadece Kürt kökenli vatandaşlar yok. Çerkesler, Lazlar var. Başkaları isteyince ne olacak? biz de güzel bir laf var: 'Atış serbest, bekara karı boşamak kolay' demiş. (Radikal, 7 Mart 2008)
• İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na Kürtçe dilekçe verdiği için yargılanan Tevn Yayınları sahibi Mehdi Tanrıkulu, 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. (Evrensel, 8 Şubat 2008)
• Türkiye'ye William girebilir, Welat giremez. 21. yüzyıl Türkiye'sinden demokrasi manzarası: Yedi yaşındaki çocuk, ismi Welat diye Türkiye'ye sokulmadı. Yedi yaşındaki Almanya vatandaşı Welat Dağ, 'Türkçe olmayan karekter bulunduğu' gerekçesiyle yasak olan ismi nedeniyle Türkiye'ye alınmadı. Annesi Yadigar ve kardeşleri Türkiye'ye giriş yaparken Welat Almanya'ya gönderildi. (Radikal, 21 Haziran 2008)
• Diyarbakır'ın Kayapınar Belediyesi'nin 5 parka vermek istediği Kürtçe çiçek isimleri, Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu'ya takıldı. Vali Mutlu, Berfin (Kardelen), Nefel (Yonca), Daraşin (yeşil ağaç), Beybun (papatya) ve Gülistan (gül bahçesi) isimlerinden sadece Gülistan'ı kabul etti. Mutlu, 21 Temmuz'da belediyeye gönderdiği yazıda, kabul etmeme gerekçesini 5393 Sayılı Yasa'da yer alan bölücü isimlere dayandırdıÖ' (Alternatif, 14 Ağustos 2008)
• Cezaevi İzleme Komisyonu'nun hazırladığı rapora göre, tutuklu yada hükümlüler kapalı görüş sırasında yakınlarıyla Kürtçe veya Lazca konuştukları takdirde müdahaleyle karşılaştıklarını, eğer Türkçe yapmazlarsa görüşmenin kesileceği konusunda uyarıldıklarını ifade etmişlerdir. Telefon görüşmelerinde Türkçe konuşma zorunlu kılındığını, Türkçe anlamayan bir yakınıyla Arapça, Ermenice yada Kürtçe konuştuğunda telefon bağlantısının kesildiğini ifade etmişlerdir. (Radikal, 20 Şubat 2008)
• Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kürtçe davetiye ve tebrik kartı bastı diye, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında çeşitli soruşturmalar açılmıştır. Kürtçe davetiyeler yüzünden Osman Baydemir hala yargılanmaktadır.
• İçişleri Bakanlığı'nın, belediyecilik hizmetlerini Türkçe'nin yanı sıra, Kürtçe, Zazaca, Arapça, Ermenice, Süryanice gibi yerel dillerde verme kararı alan ve bunu yaşama geçiren Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ve Belediye Meclisi aleyhine yaptığı başvuru sonuçlandı. Danıştay 8. Dairesi 'Belediye hizmetlerinde çok dilli belediyecilik' kararı alan Abdullah Demirbaş'ın başkanlığının düşürülmesine ve belediye meclisinin feshine oy birliğiyle karar verdi. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş ve Belediye Meclisi görevden alındı. Abdullah Demirbaş Kürtçe kullandığı için, 100 yılı aşkın bir ceza talebiyle karşı karşıyadır.
• Sur Belediyesi'nin eski başkanı Abdullah Demirbaş ve 12 belediye çalışanı, belediyenin faaliyetlerinde Kürtçe'yi de kullandıkları için yargılanmaya başlandılar. Suriçi'nin Kürtçe tanıtımı, çocuklara yönelik çıkarılan 'Şemamok' isimli dergi ve belediye'de kullanılan Ubuntu isimli Kürtçe yazılımı dava konusu oldu. (Evrensel, 8 Şubat 2008)
Soruların cevabı yüzyıllık tarihimizde
Niçin en insani hak olan 'bireylere kendi dillerinde hizmet verme' kararı, seçilmiş bir Belediye Başkanının ve Meclis Üyelerinin feshine ve görevden alınmasına neden olmaktadır? 'Türk harflerine muhalefet' deniyor. Bunun gerçekle uzaktan, yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Gerçek yüzyıllık tarihte; gerçek, devletin İttihat Terakki'den beri yürüttüğü asimilasyon ve yok etme politikalarında saklıdır.
Peki nedir bu önemli politikalar? 'Dil'e gösterilen bu hassasiyet neden? Bu konuda neden gizli eylem planları hazırlanıyor? Niçin bir Eğitim Bilim ve Emek Sendikası olan Eğitim-Sen, tüzüğüne 'Anadilde Eğitim' maddesini aldı diye, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hedef tahtasına konuluyor; kapatılmayla karşı karşıya bırakılıyor ve sendika da tüzüğünden bu en insani, eğitimin olmazsa olmaz ilkesi olan 'anadilinde eğitim' maddesini çıkarmak zorunda kalıyor? Neden üniversite öğrencileri 'Kürtçe eğitim' istedikleri için en acımasız saldırılarla karşılaşıyor ve kendi rektörleri tarafından polise teslim ediliyor, okullardan atılıyor, cezaevlerinde bir suçlu gibi ceza çekiyor? Neden bir çocuğun adı Welat diye ailesinden koparılıp Türkiye'ye sokulmuyor? Biz bunun gibi onlarca sorunun cevabını yine yüzyıllık tarihimizde bulabiliriz.
Asimilasyonla ulus devlet yaratmak
Herkesin bildiği gibi, Osmanlı toplum yapısı çokdilli, çokkültürlü ve çoketnikli bir yapıya sahipti. Osmanlı'da, imparatorluğunu teşkil eden halkların dillerine, kültürlerine, kimliklerine pek karışılmamış, her milletin kendisini geliştirebilmesi için de çeşitli olanaklar tanınmış ve çokdilli, çokkültürlü yapı büyük oranda korunmuştur. Gelişen milliyetçilik hareketleri Osmanlı İmparatorluğu'nu büyük oranda etkilemiş, 1911 Trablusgarp ve 1912-13 Balkan Savaşları sonunda İmparatorluk en önemli topraklarını yitirmiş ve bu topraklar üzerinde çeşitli ulus-devletler kurulmuştur. Bu sıralarda farklı bir dil ve kültürel özelliğe sahip olmak, ulus olmanın kanıtı olarak görülmekteydi.
Osmanlı Türk aydınları, imparatorluğun geri kalan kısmını elde tutabilmek için harekete geçmiş, bir ulusu ulus yapan dilin önemini kavramış ve Türkçe'nin bütün imparatorlukta resmi dil olmasını sağlamıştır. Bütün kamu kuruluşlarına da Türkçe bilen görevliler atanmıştır. Alınan bu kararlar, diğer etnik yapıları rahatsız etmiş, milliyetçilik hareketlerinin daha da gelişmesine yol açmış ve İmparatorluğun dil demokrasisinin sonunu getirmiştir.
Türkçülüğün esaslarını oluşturmak
Çok büyük oranda, İttihat-Terakki Cemiyeti / Partisi'nde örgütlenen Türk aydınlarının en önemli hedefi, elde kalan Osmanlı toprakları üzerinde 'Türklerden oluşan bir ulus- devlet' yani bir Türk devleti kurmaktı. Bunun adı da 'Türkiye' olacaktı. Böylece Anadolu, 'Türklerin anayurdu' olarak belirlenir, fakat Osmanlı toplum yapısı bir Türk ulus-devleti için müsait olmadığı gibi, ortada 'Türk ulusu' denecek bir oluşum da yoktur. Bunu en iyi ifade eden 'Türkçülüğün Esaslarını' yazan ve Türkçülük düşünceleri günümüzde de oldukça etkili olan Ziya Gökalp'tir. Gökalp o günkü tabloyu şöyle çizmektedir: '...Rumeli ahalisi umumiyetle Arnavuttu; Karadeniz sahili yalnız Lazlarla, Şarki Anadolu yalnız Kürtlerle meskundu. Böyle bir coğrafi kavmiyet unvanı bulamayanlar da mefahirini daha parlak gördüğü kavimlerden birine gönüllü yazılıyordu. Bu suretle aslen Türk olan birçok genç Arnavutlukla, Araplıkla, Kürtlükle iftihar ediyorlardı. Türklükle mübahat eden tek bir fert yoktu. 'Türk' kelimesini ayıplı unvanlar gibi kimse üzerine almıyordu.' (Gökalp, 1976: 47)
Levent Ürer de, 'Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları' adlı yapıtında şu önemli tespiti yapar: '...Bütün dünyada, hatta Osmanlı yöneticileri ve aydınları arasında Türk, bu İmparatorlukta sadece önemsiz bir unsur olarak tanınıyordu. Abdülhamit zamanında, Anadolu'da dolaşan Avrupalı araştırıcı ve gözlemcilerin bu dönemdeki ifadeleri, Türklerin Anadolu'da iğreti bir azınlık olduğu, nüfuslarının azaldığı, ekonomice yok sayılabilecek durumda oldukları yolundadır.' (Ürer, 2003:70)
O dönemdeki gayrimüslimlerin İmparatorluktaki nüfusu da yüzde 20-25 oranındadır. Böyle bir tablodan 'Türklerden oluşan bir Türkiye' yaratmak istenmektedir ve bunu planlayanlar da Türk milliyetçiliğinin kurucu Partisi / Cemiyeti İttihat Terakki'dir. Bunun için ciddi plan ve projeler geliştirilir. Birinci aşama gayrimüslimlerin 'bünyeden atılması'dır. Bu unsurların yurt olarak belirlenen Anadolu'dan mutlaka temizlenmesi gerekir. Bu plan Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Yahudiler üzerinde acımasızca uygulanmış ve Anadolu, belki de tarihindeki en karanlık, en korkunç ve insanlık dışı günlerini yaşamıştır. I. Dünya Savaşı'nın oluşturduğu şartlarda ve sonrasında, gerçekten de Anadolu gayrimüslimlerden temizlenmiştir.
İkinci aşama 'Türk olmayan Müslümanların' kendi yerleşim bölgelerinden uzaklaştırılarak, hızlı bir asimilasyon için, Türk bölgelerine serpiştirilmeleridir. Bu plan gereğince, 1913-1916 yılları arasında, Anadolu nüfusunun 15 milyon olduğu bir dönemde, 5 milyon insanın yeri değiştirilmiştir. Ayrıca, Anadolu'nun Türkleştirilmesi için yeni bir iskan politikası da hayata geçirilir ve Balkanlardan kaçanlar, Anadolu'ya sistemli bir şekilde yerleştirilir. Geliştirilen bu Türkçülük politikalarından Anadolu'daki büyük- küçük bütün etnik yapılar paylarına düşeni fazlasıyla alacaktı, fakat esas belirleyici olan Kürtler gibi büyük gruplardı.
1. Dünya Savaşı yenilgisi İttihat Terakki Partisi'nin sonunu getirse bile, önemli toplumsal projelerini ve 'Türklerden oluşan bir ulus-devlet' yaratma hayalini geride bıraktığı cumhuriyetin kurucu kadroları devralmıştır.
Mustafa Kemal'in ilk yaklaşımları
Dağılan Osmanlı Devleti'nin mirası üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulur. Cumhuriyetin asıl kurucu üyeleri Türkler, Kürtler, Çerkesler, Lazlar, Araplar vs. olmak üzere, Anadolu'da yaşayan diğer Müslüman halklardır. Bunu en açık bir şekilde Mustafa Kemal Paşa dile getirmiştir. 1920'de Büyük Millet Meclisi'nde yapılan bir tartışma üstüne, Mustafa Kemal açık ve net konuşmuştur:
'Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim. Burada maksut olan ve Meclis-i Alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir, fakat hepsinden mürekkep (oluşmuş) Anasır-ı İslamiye'dir...' (Günel, 2006: 287)
Türkiye'nin Lozan'a giderken de Misak-ı Milli'nin 'Kürt ve Türklerin oturdukları toprakları' kapsadığını duyurarak gitmiştir. İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti Lozan'da, 'Türkler ve Kürtler' adına hareket eden ve her iki halkı temsil eden bir bileşim olduğunu dile getirmiştir.
Cumhuriyetin 'dilkırım' tarihi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası alanda resmen tanındıktan sonra, İttihat Terakki'nin hayalini kurduğu 'Türklerden oluşan bir Türkiye' projesi hayata geçirildi ve 1924 Anayasası, Türkiye halkını 'Türk' olarak tanımladı. Ayrıca vatandaşlık da 'Türk' olma koşuluna bağlanıyordu.
Türklerden oluşan bir ulus-devletin inşası için CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) ve hükümeti çeşitli plan ve projeler geliştirdi. Ulus-devletin inşası için çeşitli raporlar hazırlandı. Cumhuriyet Halk Fırkası / Partisi tarafından Türk milliyetçiliğinin memleket dahilindeki hedefi ise şöyle belirlendi: 'Tek bir dil konuşan, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı bulunan yurttaşlardan oluşmuş siyasi ve içtimai bir bütün meydana getirmek, yani vatan içinde 'anadili tek, ülküsü tek birlik bir millet' yaratmaktır. Bu hedefin tahakkuk yolları: Bu memlekette her şerefin ve nimetin Türkçe ve kendisini Türk hissederek Türkçülükten başka bir kavmiyete bağlılık göstermeyenlere has olduğunun tam bir şuurla zihinlere nakş edilmesi.' (Bulut, 1998: 174)
Şark Islahat Fermanı
'Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmak için' ölümden de daha kötü olan 'Şark Islahat Planı', 1925 yılında hazırlandı ve uygulamaya kondu. Kürtler için 'ölüm fermanı' anlamına gelen Kürtçe'nin Cumhuriyet döneminde ilk kez yasaklanması bu plan uyarınca gerçekleşti. Bu aynı zamanda Kürtlerin tarihinde ilk kez uygulanan bir 'dilkırım' yani 'beyaz katliam'dır.

Planın 41. Maddesi şöyle: 'Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısnımansur (Adıyaman), Besni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe'den başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emrine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.' (Cemal, 2003: 379)
Planın bir maddesinde şöyle deniyordu:
'Fırat'ın batısındaki bölümlerde dağınık biçimde yerleştirilmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları tamamen yasaklanmalı ve kız okullarına önem verilerek Türkçe konuşmaları sağlanmalıdır.' Plana göre, 'sivil ve askeri mahkemelerde yerli hakim bulundurulmayacak, idarenin her şubesinde, hükümet nüfuzunu güçlendirmek için Kürt memur çalıştırılmayacak, okullarda, belediyelerde, devlet dairelerinde, çarşı ve pazarlarda Türkçe'den başka dil kullananlar cezalandırılacaklardı.' (Göldaş, 2003: 29)
Nitekim, Türkçe'den başka dil kullananlar cezalandırıldı. Koyunun 25 kuruş ettiği dönemde, konuşulan her Kürtçe kelime başına 5 kuruş ceza alındı. Kendi dilini konuşan Kürt halkına her türlü maddi ve manevi baskı uygulandı.
Vatandaş Türkçe Konuş!
15 Ekim 1927 tarihinde toplanan CHF'nin büyük kurultayında da, partinin en büyük amacının 'dil birliği'ni sağlamak olduğu belirtildi ve hemen ardından da, Dar-ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden 'Vatandaş Türkçe Konuş!' kampanyasını başlattı. Gerçekte hükümet politikası olarak da yürütülen bu kampanya sadece yasalarla kalmadı, aynı zamanda bir saldırı ve şiddet politikasına da dönüştü. Kendi dilini konuşanlar taciz edildi, dövüldü ve 'Türklüğe hakaret' suçuyla yargılandı.
Yine CHF'nin azınlıklardan sorumlu IX. Bürosu'nun, 1939-1940 yıllarında hazırlandığı sanılan azınlıklar konusundaki raporunda, 'anadilleri Türkçe'den başka olan ve küçük topluluklar halinde yaşayan Müslim Yurttaşlar' konusunda da şu çarpıcı belirleme yapılmaktadır: 'Bunlardan köylerde cemaatler halinde yaşayanlar şunlardır: Muhtelif vilayetlere dağılmış yüz bin kadar Çerkez, Karedeniz sahillerimizin doğu şimalinde altmış beş bin kadar Laz, muhtelif yerlerde elli bin kadar Gürcü, yirmi beş bin kadar Arnavut, yirmi beş bin kadar Boşnak ve otuz beş bin Pomak. Ancak bunlar şehir ve kasabalardaki gibi Türk camiası içinde dağılmış olmayıp, köylerde toplu bir halde yaşayarak dil ve geleneklerini muhafaza ve idame etmektedirler... Milli birliği bozan bu durumun ortadan kalkması için bu cemaatlerin Türklüğe temsilleri (asimilasyonları) lazımdır... Yapılacak şeylerin en mühimi, bilhassa hudutlarda bulunan Lazların içerilere alınması ve bütün bu kavimler nerede olursa olsunlar bunların toplu olan köylerinin dağıtılması, bunun mümkün olmadığı yerlerde ve hallerde de en verimli ve en zengin köylerden başlayarak buralara en az yüzde elli nisbetinde Türk yerleştirmek ve buralarda okullar tesis ederek planlı bir şekilde bunları Türkleştirmek. ' (Bulut, 1998: 181)
CHP ve İskan Kanunu
Azınlıklara ait işlere bakan 1X. Büro'nun, CHP Genel Sekreterliği'ne sunduğu raporunda Kürtlere de büyük yer verilmektedir. Bu raporda yer alan çok çarpıcı belirlemelerini aktarıyorum:
'Bir kısım Doğu ve Cenupdoğu Vilayetlerinde Ekseriyet Teşkil Eden Kürtler. Kanaatimize göre Türkiye'de en mühim milliyet meselesi Kürt meselesidir. Eldeki istatistiklere göre 31 Vilayette muhtelif lehçelerle Kürtçe konuşan nüfusun sayısı bir buçuk milyonu geçmekte... Irkları, eski milliyetleri ne olursa olsun, bunlarla aramızda milli birliğin en esaslı amili olan dil birliği yoktur. Bu realiteyi açık ve sarih olarak görmek lazımdır. 'Dağ Türkü, Yayla Türkü' gibi tabirlerle hakikati kendi gözlerimizden saklamak zarardan başka bir şey getirmeyeceği gibi, bunların Türk olduğuna da mazileri ne olursa olsun bugün ne kendilerini ve ne de başka bir kimseyi inandıramayız. Bunun için memleketin büyük bir kısmında yabancı bir unsurun toplu olarak yaşadığını bilmek ve itiraf etmek ve buna göre tedbirler almak zaruridir... Bağlı haritaya bakacak olursak Ağrı, Hakkari, Van, Bitlis, Muş, Bingöl, Tunceli, Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Urfa vilayetlerinde Kürtler nüfusun yüzde altmışından fazlasını teşkil etmekte ve muayyen bir memleket parçasında ekseriyet halinde bulunmaktadırlar... Bu durumu göz önüne alarak memleketin bu kısmı için müstacalen (acilen) hususi tedbirler almaya mecburuz. Bir taraftan Kürt nüfusunun çokluğu, diğer taraftan oturdukları sahanın genişliği dolayısıyla Çerkez, Arnavut, Gürcü gibi küçük yabancı kavimler için teklif ettiğimiz temsil (asimilasyon) tedbirleri bu seha için kafi değildir. Burada alacağımız tedbirler daha esaslı ve şumullü (kapsamlı) olmalıdır. Gerek mübadele ve gerekse hicreti kolaylaştırma yoluyla memlekette mevcut gayrı Türklerin azaltılması esas olmakla beraber bu hususta hatıra gelen birkaç tedbiri aşağıda sıralıyorum.
1- Manevi Tedbir:
Manevi tedbirden maksadım, memleketin bu parçasının anavatanın herhangi bir köşesinden burası en zayıf ve tehlikeli yerimiz olması dolayısıyla, hususi bir itinaya muhtaç olması...
2- İskan Tedbiri:
Sadede girmeden şurasını arz edeyim ki Türkiye Cumhuriyeti 'Birlik Bir Millet' yaratmak işini daha ilk kuruluşunda göz önüne almış ve malum mübadeleyi yaparak memleketimiz için çok mühim olan Rum davasını Anadolu için halletmiştir. Yalnız Türkçe'den başka dil konuşan Müslüman vatandaşların temsili (asimilasyonu) işinde esaslı adımlar atmak için henüz vakit ve imkan bulunamamıştır. Bu yoldaki son teşebbüs 21.V1.934 tarihinde neşredilen 2510 sayılı İskan Kanunu ile yapılmıştır. Bu kanun 'Türkiye'de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışını' tanzim etmeyi tasarlamış ve bu hedefe varabilmek için, hükümete çok esaslı tedbirler almak imkanını vermiştir. Bu kanuna göre hükümet memleketi bu bakımdan muhtelif bölgelere ayırarak buralara toplu Türk muhacirler iskan etmek, buralardan dilediği kimseleri dilediği yerlere nakletmek ve hatta büyük kitleleri oturdukları yerlerden kaldırarak başka yerlerde iskan eylemek, fertleri, sülaleleri icabında hudut dışına çıkarmak gibi çok şumullü haklara sahiptir...'
Halbuki kanunun ruhu tamamen bir temsil (asimilasyon) ve dahili kolonizasyondur. Bu kanunun bu tarafının işleyememesinin sebebi, kısmen dünya harbinin doğurduğu durum olmakla beraber bu iş için kurulan idare makinesinin da bu büyük iş için yeter olmamasıdır...
Ancak bu iskanın iyi bir netice verebilmesi için yukarıda saydığımız mıntıkalara yerleştirilecek olan Türk nüfusunun miktarı buralarda oturan Kürt nüfusuna tekabül etmeli ve medeni seviye bakımından Kürde üstün olan bu muhacirler mıntıkalarına göre, istihsal vasıtası ve aletleriyle tam bir surette teçhiz olunarak maddeten de üstün bir hale getirilmelidir. Bu verimli ovalara yerleştirilecek olan Türk nüfusu ve bölgelerin iklimine uyan ve memleketin kesif bir surette meskun olan mıntıkalarından alınabilir.
Ayrıca bu sahalara memleketimiz dışında oturmakta olan Türk nüfusu da getirilebilir. Bu hususta ilk hatıra gelen kısım Romanya ve Bulgaristan Türkleridir, ki bunlar oralarda tedrici bir surette erimeğe mahkumdurlar. İkinci kısım olarak İran'ın Kürt ve Farslarla meskun olan Şiraz bölgesinde oturan ve nüfusu 200 bini aşan ve büyük bir hayvan servetine malik olan Kaşkailer düşünülebilir. Bu suretle bu mıntıka için hariçten bir milyona yakın bir nüfus elde edilebilir ki bu yekun Aras, Murat, Şimali Fırat ve Dicle mailelerinde oturan Kürt nüfusunun üstüne çıkar. Buralarda halen oturmakta olan Türkler de hesap edilirse mevcut Türk nüfusu büyük bir ekseriyet kazanmış olur.
Aşiretlerin İskanı:
Göçebelik devam ettiği müddetçe temsil (asimilasyon) politikasının büyük zorluklara maruz bulunduğu bugün herkes tarafından anlaşılmış bir hakikat olduğundan burada bu işin lüzumundan bahsetmek fazla olur. Yalnız bu işin de diğer umumi iskan işi gibi halen iyi işlemediğini zikretmek kafidir.
Temsil İşinde Şehir ve Kasabaların Kolları:
Şark Vilayetlerinde şehirler öteden beri büyük bir temsil (asimilasyon) makinesi rolünü oynamışlardır... Binaenaleyh ilk yapılacak işlerden biri bu havalideki şehir ve kasabaların kuvvetlendirilmesidir. Bu da her şeyden evvel buralara gidecek olan her türlü yolların bir an evvel yapılması ile başlayacak ve bu yollar bu şehir ve kasabaların pazarlarını memleketin diğer iç pazarlarına açacaktır. Pazarı Türkleşen bir kasaba temsil (asimilasyon) makinemize ilave edilmiş kuvvetli bir çark demektir...
Temsil İşinde yolun Ehemmiyeti:
...Bugün demiryolunun geçtiği her yerde Türkçe'nin yayılmaya başladığını zikretmek bir borçtur. Diyarbakır'dan kalkarak Cizre'ye, Elazığ'dan çıkarak, Muş üzerinden Tatvan'a gidecek olan iki demiryolu temsil (asimilasyon) işimiz bakımından yol politikamızın bel kemiğini teşkil edecektir...
Temsil İşinde Maarif (eğitim) Teşkilatının Rolü:
...Bu mıntıkada yaşayan ve Türkçe'den başka dil konuşan insanların okutulup okutulmayacağı hakkında öteden beri çeşitli fikirler serdolunduğundan bu meseleyi kısaca münakaşa edip bir hükme varmak zaruridir. Bir topluluğun temsilinin (asimilasyonunun) ilk şartının o topluluğa kendi dilimizi öğretmek olduğu bir mütearife (bilinen şey) dir. Bir dilin de ilk evvel bu mantık ve müessir yayın vasıtası okuyup yazmaktır. İnsanlık büyük kitlelerin okuyup yazmasının henüz okuldan başka bir vasıtasını bulamamıştır. Binaenaleyh bizim de bu vasıtaya müracaatımız zaruridir. Yani biz de bu bölgedeki insanlara kendi dilimizde okuyup yazmak öğreteceğiz ve bunun için maarif teşkilatı yapacağız. Yalnız bu maarif teşkilatına şimdiye kadar takip ettiğimiz esasların dışına çıkarak hususi şekillere bağlamaklığımız lazımdır.
Bunun için koyacağımız ana kaideler şunlar olacaktır:
1-Şehir ve kasabaların temsil işinde rollerini arz ederken buralarda mecburi ilk öğretimin devlet yardımıyla tam tatbikini teklif etmiştim. İlk iş olarak bunun ele alınması.
2-Bu bölgede ilk ağızda münhasıran Kürt olan köylerde okul açılmayarak ilk önce nüfusu karışık olan köylerde açılması.
Şimdiye kadar yapılan tecrübelerden okul bulunan muhtelif köylerde Kürt çocuklarının Türkçe konuştukları ve Türkçe'nin evlere girdiği, okul bulunmayan muhtelit (karışık) köylerde ise Türk çocuklarının Kürtçe konuşarak Türklerin Kürtleştiği her zaman görülen ve idare adamlarınızca tespit edilen hadiselerdir...
3-Bir taraftan muhtelif köylerde ilk öğretimi yayarken diğer taraftan da hususi bir maarif teşkilatıyla sakinleri münhasıran Kürt olan köylerin çocukları için bölge yatılı ilk okulları tesisine başlanmalıdır. Bu okulların hedefi bu çocuklara anadillerini unutturarak Türkçe'yi ana dilleri yerine ikame etmek olacaktır. Bunun için bu okullar yarı yarıya Türk çocuklarından teşekkül etmelidir.
4- Bu esaslar dahilinde kurulacak olan maarif teşkilatında çalışacak öğretmenlerin ana dillerinin Kürtçe olmamasına hususi surette itina ve dikkat edilmelidir.
8- Bir dili en iyi ve kolay öğreten anadır. Bunun için bu mıntıkalarda kızların tahsiline bilhassa itina etmek temsili (asimilasyonu) bir kat daha kolaylaştıracaktır.
Dokuz maddede arz ettiğim bu teşkilat kelimenin en geniş manasıyla yalnız ana hatları göstermektedir. Bu işin bütün teferruatıyla planlaştırılması hükümetin vazifesidir.' (Bulut, 1998: 182-191)
Çarpıcı asimilasyon raporları
Özellikle Kürtlerin asimilasyonu ile ilgili Cumhuriyet hükümetlerine, bu konuda görevlendirilen yetkililerce onlarca rapor sunuldu. Bu raporların bazılarından en çarpıcı bölümleri aktaracağız.
Kazım Karabekir Paşa'nın CHP hükümetine sunduğu Kürt Raporu'ndan:
• Kürtleri bize bağlayan yegane bağ, dini kuvvet idi...
• Kürdistan'da yol yoktur. Kürdistan'da tarım ve sanayi yoktur... Yönetim ve yargı yetersizdir. Kürtleri öylece bırakıp, sadece askere almak demek, düşmanlarımıza propaganda alanı açmak demektir. Öncelikle yol, köprü ve okul yapmak; tarım reformu gerçekleştirerek Kürdistan'da inşa faaliyeti başlatmak gerekir.
• Kürtlük, zayıf anımızda kışkırtılıp hem kendilerini hem de bizi mahv edebileceğinden, (yönetim) Türk kanalı açarak Kürdistan'ı üç kısma bölmelidir. Şöyle ki;
1) Kuzeyden güneye doğru Hasankale-Malazgirt-Bitlis-Siirt-Cizre
2) Erzincan-Pülümür-Nazmiye-Palu-Ergani-Diyarbekir-Mardin
3) Doğudan Batıya Karaköse-Malazgirt-Muş-Genç-Palu
4) Siirt-Diyarbekir yani Dicle boyu. En önemlisi (açılan bu kanallarda) Malazgirt ve Nazmiye bölgelerine Türk köyleri yerleştirilmeli.
Ayrıca bölgede kuvvetli bir idare kurmak, isyanı bastırmada her türlü fedakarlığa katlanmak gerekir. (Bulut, 1998: 159-160)
İnönü: Erzincan Kürt merkezi olursa, Kürdistan'ın kurulmasından korkarım
Başbakan ve devlet başkanı olan İsmet İnönü'nün Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da yaptığı incelemenin ardından hazırlayarak Bakanlar Kurulu'na sunduğu Kürt Raporu'ndan bazı başlıklar: 'En mühimi Kürt meselesidir' diyen İnönü, raporunun genel görüş ve teşhisler bölümüne şöyle başlıyor:
'Samsun-Sivas hattını dışarıda bırakırsak bu hattın doğusunda bulunan ülke düzü Türkiye'nin yarısını geçiyor, nüfusu Türkiye'nin üçte birini oluşturuyor...
Fazla olarak Doğu illeri dört hududun siyasal ihtimallerine ve en mühimi, Kürt meselesine de maruzdurlar. Bunun için doğu illerimize esaslı ve devamlı bir programla girerek burasını yalnız gailesiz (sıkıntısız) değil, hatta verimli bir hale getirmek lazımdır.
'Kürt halkının içine nüfuz edebilmek için, sıtma ve trahomdan kırılan insanlara, seyyar sağlık ekipleri gönderelim.'
'Kürt merkezlerine seyyar doktorlarla girmek etkili olacaktır.'
'Diyarbakır, kuvvetli bir Türklük merkezi olmak için tedbirlerimizi kolaylıkla işletebileceğimiz bir olgunluktadır... Halkevi faaliyeti hevesli ve çok geliştirilebilir.'
'260 bin nüfuslu Mardin'de hemen hiç Türk yoktur. İyi olan, merkez ve Midyat gibi yerlerin Türklüğe hevesli olmalarıdır. Buralarda herkesi yeni Türk soyadlarıyla kaynaşmaya arzulu buldum.'
'Siirt, Türklüğe hevesli bir Arap şehridir... Tamamen Kürtlerle dolu olan Siirt vilayetinde ...halkın içine girmek... önemli bir iştir.'
'Erzurum'un kalkınmasını temin edebilirsek, kuzeyde sınıra karşı ve içeride Kürtlüğe karşı sağlam bir Türk merkezini yeniden kurmuş oluruz.'
'Erzurum, sağlam bir Türk merkezi olmalıdır.'
'Van, Muş, Erzincan ve Elazığ'da acele Türk kütleleri oluşturmalıyız.'
'Erzincan Kürt merkezi olursa, Kürdistan'ın kurulmasından korkarım.'
'Türkler ve Kürtleri ayrı ayrı okutmakta yarar yoktur. İlk tahsili birlikte yapmalılar. Bu, Kürtleri Türkleştirmek için etkili olacaktır.' (Bulut, 1998:162,163; Öztürk, 2004: 45-86)
'Dersim'li okşanmakla kazanılmaz'
Dersim'i Kürtlüğün merkezi ve bir çıban başı olarak gören devlet yetkilileri, Dersim'in Türkleştirilmesi için de onlarca rapor hazırladı. Bunlardan biri de Genelkurmay Başkanlığı'nın hazırladığı rapordur. Dersim hakkında 'Büyük Erkanı Harbiye'ce CHP hükümetine verilen Kürt Raporu'ndan bazı çarpıcı bölümler:
Binaenaleyh ıslahın ilk safhası:
A- Anayolların inşası
B- Silahların toplanması
C- Reislerin, bey ve ağaların, seyitlerin bir daha gelmemek üzere Garbi Anadolu'ya nakli.
D- Reisler alındıktan sonra halkın da en şerir olanlarının Dersim'den çok uzak olan ovalara sevki ve öz Türk köyleri içerisinde dağıtılması. Dersim'de kalacak olanları da reislerden istirdat olunacak araziye bağlamak teşkil eder.
Bu tedbirlerden sonra Dersim'de:
A- Asayiş için bir dağ livası bulundurulması,
B- İcap eden yerlerde Blok havuzlar yapılması,
C- İdari teşkilatı yeniden tanzim ve ıslah,
D- Yerli memurların kamilen çıkarılması, Dersim'e en iyi memurların tayini,
E- Yüksek idare memurlarına adeta koloni idarelerindeki salahiyetin verilmesi,
F- Propagandaya kuvvet verilmesi ve Türklüğün telkini,
G- Kürtçe yerine Türk dilinin ikamesi için ilmi ve idari tedbirlerin alınması.
Büyük kız çocuklarının okutulması. Hülasa:
1-Dersim'de bugünkü vaziyetin idamesi tehlikelidir. Bu vaziyet Dersimlinin maneviyatını takviye etmektedir.
2-Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Müsellah kuvvenin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder.
3-Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mahzar kılınmalıdır.' (Jandarma Genel Komutanlığı'nın Raporu, 2000: 181-184)
Celal Bayar'ın Şark Raporu:
İktisat Vekili Celal Bayar'ın Aralık 1936 tarihinde 'Gayet mahrem ve zata mahsustur' yazısı bulunan, Başvekil İsmet İnönü'ye sunduğu Kürt Raporu'ndan bazı bölümler:
'Doğu illeri bizim rejimimize gelinciye kadar kati bir tarzda hakimiyetimiz altına girmemiştir.'
'Doğu'da, bugün için dahi, tamamen yerleştiğimiz iddia olunamaz. Dayanacağımız en mühim kuvvet, ordumuz ve jandarmamızdır.'
'Doğu illerinde hakimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır: Şeyh Sait ve Ağrı İsyanlarından sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası, anlaşılır ve yerindedir.'
'Kendilerine, yabancı bir unsur oldukları resmi ağızlardan da ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek netice, bir tepkiden ibaret olabilir. Bugün, Kürt diye, bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniyor. Ve daha doğrusu bu kısım vatandaşlar hakkında ne gibi bir sistem takip edileceği idare memurlarınca açık olarak bilinmiyor. Bunu bir sisteme bağlayarak, kendilerine açık talimat verilmesini, çok yerinde ve faydalı bir tedbir olarak görmekteyim.'
'Vaktiyle bazı ağır yanlışlıklar yapılmıştır. Mesela Artvin'den Yozgat'a nakil edilen bütün bir halk kütlesi, Türkçe konuştukları ve halis Türk oldukları anlaşıldıktan ve mühim kayıplar verdikten sonra tekrar eski yerlerine iade edilmişlerdir. Bu gibi hataların tekrarlanacağına ihtimal vermiyorum. Özetle mütegallitenin, aileleriyle beraber yerlerini değiştirmek esaslı ve iyi bir politikadır.' (Bayramoğlu, 2006: 63-65)
Devletin Bölge'ye uygulayacağı kalkınma program esasları
Ecevit'in Gizli Arşivi'nden çıkanlar: 27 Mayıs 1960'ta iktidara el koyan askerler, 1961 yılında Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde bir 'Doğu Grubu' tesis etmişlerdir. Bu grup bir dokümantasyon merkezi kurarak Bölge'yle ilgili ne bilgi varsa topladı ve 'bölgenin nüfus strüktürünü değiştirme ve asimilasyon bakımından' gerekli politikaları saptadı. Olası bir Kürt sorununa karşı alınacak önlemleri Gürsel Kabinesi'ne sundu. Gürsel Kabinesi hazırlanan raporu 18 Nisan'da görüştü ve kabul etti. Yayımladığı kararnameyle de bakanlıklara fiiliyata geçirilmesini istedi. Politika Daire Başkanı Kurmay Albay Haşim Tosun imzasıyla hükümete gönderilen rapordan çarpıcı bölümler:
A. Prensipler:
3. Türk Devletinin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi'nde takip edeceği politikada devamlılık yurt bütünlüğünü koruma görevinin yerine getirilmesinin başlıca şartıdır. Bu bakımdan bu politikanın ana prensiplerinin tespiti ve hükümetlerin bunlar çerçevesi içinde hareket etmesinin sağlanması gerekir.
B. Tedbirler:
Devlet politikasının ana prensiplerinin tespiti için ana yoldan yürümek icap eder:
a) Bölgedeki bütün unsurların mevcut düzene bağlılığını devam ettirme ve arttırmak tedbirleri.
2. Özel Kalkınma Planları:
Bunlardan ele alınması gereken konular şunlar olacaktır:
a) Bölgede gelirin artmasını ve iyi dağılmasını sağlamak.
b) İktisadi tedbirler yoluyla ve belli esaslara göre, bölgeye diğer bölgelerden nüfus çekmek veya bölge nüfusunun bir kısmını, yine iktisadi teşvik tedbirleriyle, diğer bölgelere göndermek suretiyle, bölgenin nüfus kompozisyonunu değiştirmek.
c) İktisadi faaliyetlerin düzenlenmesinde ve eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerin yerine getirilmesinde, sosyolojik ve antropolojik araştırmalara dayanılarak, temsili (asimilasyonu) sağlanacak esaslara uymak.
d) Yine sosyolojik ve antropolojik araştırmalara dayanarak, bölgenin sosyal yapısını, temsili (asimilasyonu) sağlayacak bir yönde değiştirmek.
Doğu Grubu'nun çalışma alanları:
1. Muhaceret, İskan ve Toprak İşleri:
a. Acil işler:
1) Halihazır iskan kanunu ve tatbikatı, tespit edilen politika ihtiyaçlarını karşılayacak ve asimilasyon temin edecek şekilde ve ilmi olarak incelenmeli ve icabında tadil edilmelidir.
2) Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü, Türk lehine çevirmek için, Bölgelerindeki iktisadi şartların zorluğu karşısında, başka taraflara hicrete mecbur kalan, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket dışından gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskan etmek işini planlamak üzere Bakanlıklar arası bir heyete:
a) Genelkurmayca tespit edilecek stratejik istikametler üzerindeki, iskanı müsait bölgeleri göz önünde tutarak,
b) Türkiye'de kendilerini Kürt sananlarla İran ve Irak'taki Kürtlerin irtibatlarını kesme bakımından, bölgeyi, kendilerini Kürt sananların çoğunluğunu dağıtmak üzere, sistemli bir şekilde bölecek, iskan sahalarını ayırmak,
c) Bu bölgelere birer iskan öncelik sırası vermek,
Maarif işler:
a. Acil İşler:
1) Halen yapılmakta olan halk eğitim faaliyeti içine, Doğu Bölgesi halkının okutulmasını geniş mikyasta almak,
2) Bulunduğu bölge içinde birer medeniyet mihrakı olacak olan bölge okullarının açılmasını planlamak,
6) Doğuda vazife alan öğretmenlere, vilayetlerce devlet politikasını kısa bir seminer ile açıklamak,
8) Öğretmen okullarında, çok geri kalmış bölgelerimiz ve bilhassa Doğu Bölgemiz halkının, Türk çoğunlukla kaynaştırılması ve devlete inandırılması usullerini öğretmek ve genç öğretmen namzetlerine, Türk milliyetçiliğinin esasını aşılamak,
b. Uzun Vadeli İşler:
1) Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının gerektiği zamanlar faaliyete geçirilmesi,
2) Kız ve erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması,
3) Halk okuma odaları açmak ve bunların maksada uygun neşriyatla beslenmesi,
4) Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere, yüksek tahsil imkanları sağlanması,
9. Akademik işler:
a. Acil İşler:
1) Bir üniversiteye bağlı olarak, derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak
a. Kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğu ispat olunarak yayınlanmalı,
b. Doğu'nun Türk tarihi yazılarak neşredilmeli,
2) İslam Ansiklopedisi, Rus alim ve politikacısı Minovski'nin tarafgirane bir surette, kendilerini Kürt sananların menşeinin İrani olduğunu iddia eden yazısını alarak, kendilerini Kürt sananlar kısmında neşretmekle, Lozan'da delegelere kabul ettirilen, kendilerini Kürt sananların dağlı Türkler olup, menşelerinin Turani olduğu tezi ile de tezada düşülmüştür. Doğulu münevverler arasında, münakaşayi mucip olan ve ayrılık taraftarlarına tutamak veren bu hata, derhal tashih edilmelidir.
b. Uzun Vadeli İşler:
1) Kendilerini Kürt sananların, menşelerinin Turani kavimlere dayandığı hakkında, çeşitli yönlerden arayışlar yapılmaya ve neticeleri, türlü neşir vasıtalarıyla yayılmaya devam olunmalıdır.' (Akar, Dündar, 2008: 92-103)
MGK'nın Kürt Raporu:
'Sorun 'Coğrafi' değil, 'etnik'tir', diyen Milli Güvenlik Kurulu'nun raporundan bazı bölümler:
• Kürtçe eğitim gibi kültürel özerkliğe yönelik tedbirlere gerek yoktur.
• Bölge'de yatılı ilköğretim okulları açılmalı. Çocukların eğitimine biran evvel başlanmalı.
• Bu okullarda Türk kimliğini geliştirecek ders programları uygulanmalı. Bu amaçla müfredat yeniden gözden geçirilmeli. Bölge okullarında Türk kültür ve kimliğini öne çıkartan dersler ağırlık kazanmalı.
• Hiç vakit geçirmeden yerleşim yerlerinin toplulaştırılması uygulanmasına başlanmalı.
• Nüfus planlaması, çok önemli bir konu olarak değerlendirilmeli. (Bulut, 1998: 239, 240)
Görüldüğü gibi Milli Güvenlik Kurulu'nun Kürt Raporu oldukça çarpıcıdır. Daha önce devletçe Kürt sorunu kabul edilmediği, sorunun ekonomik olduğu ve Kürtlerin de Türk olduğu iddia edildiği halde, hazırlanan raporlarda sorun açıkça 'etnik' olarak değerlendirilmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Gizli Eylem Planı:
AKP hükümeti, Türkiye'yi çağdaş ülkeler gibi demokratikleştirip Avrupa Birliği'ne sokacağı vaadiyle iktidara geldi. Demokrasiye, insan haklarına ve barışa susayan Kürtlerin büyük desteğini aldı. İktidara yerleştikten sonra ise bütün demokratikleştirme vaatlerini unuttu; o da diğer hükümetler gibi şiddet yolunu seçti ve Kürt sorununu askere havale etti. Uygulamalarıyla da devletin yüzyıllık 'asimilasyon ve yok etme' politikasını devam ettirdi. Yıl 2008: Ve işte AKP'nin Gizli Eylem Planı...
AKP, 'Gizli Eylem Planı ve Uygulanacak Tedbirler' başlığıyla, Kürt sorunu ile ilgili 62 maddelik tedbirler sıralamış. Bu maddeleri uygulayacak kurumlar da tek tek tespit edilmiş. Kürtleri temsil ettiğini söyleyen AKP ve Almanya'daki asimilasyona karşı çıkan Başbakan Erdoğan'ın Kürtlerle ilgili eylem gizli planından birkaç alıntı bize fikir verecektir:
Tedbir No: 1
Milli Eğitim Bakanlığınca, bölgede görev yapan/ yapacak öğretmenler eğitilecek, ayrıca ders programları milli birliği sağlayacak ve pekiştirecek şekilde geliştirilecektir.
Tedbir No: 24
Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması hızlandırılacak, çocukların düzgün Türkçe öğrenmeleri ve erken yaşta eğitim sistemine dahil edilmeleri sağlanacaktır. Bölge çocuklarına her eğitim düzeyinde burs / parasız barınma / yatılı okuma imkanları sağlanacak, özellikle kız çocukları bu konuda desteklenecektir.
Tedbir No: 25
Bölgedeki Yatılı İlköğretim Bölge Okulları ve Pansiyonlu İlköğretim Okulları'nın etkin ve amaca uygun hale getirilebilmesi maksadıyla; Bu okulların kapasiteleri dolmadan taşımalı eğitime yönelinmeyecektir. Kız öğrencilere yönelik Yatılı İlköğretim Bölge Okulları ile bu okullarda görevli bayan öğretmen sayısı artırılacak; bu okullar kız öğrenciler için çekici hale getirilecektir.
Tedbir No: 26
Bölgede okuma-yazma bilmeyen ve özellikle Türkçe bilmeyen kadınlar ile çocuklar için, Milli Eğitim Müdürlüğünce mahallindeki okulların fiziki imkanlarından yararlanılarak Türkçe okuma yazma kursları düzenlenecek ve bu çalışma Milli Eğitim Müdürlüğü-Yerel Televizyonların işbirliği ile uzaktan eğitim imkanları kullanılarak, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının desteği ile gerçekleştirilecektir. Bu çalışma eğitim-öğretim seferberliği şeklinde uygulanacaktır. Türkçe öğretmen ihtiyacının karşılanması için gerekli planlama yapılacaktır.
Tedbir No: 30
Kürtçe'nin eğitim dili olarak kullanılması konusunun 'Bağımsız Kürdistan ve Kürt Ulusu yaratma' gayretlerinin bir parçası olduğu hususunun, bölücü terör örgütü ve yandaşı kuruluşlar ile bağlantısı ortaya konulacak; ulaşılan sonuçlar yurt içi ve dışındaki çalışmalarda bir mesnet olarak kullanılacaktır. Bölücü terör örgütünün siyasal alanda çok önem verdiği ve üzerinde çalıştığı bu konunun, binlerce yıldır birlikte yaşamış milletimizi birbirine kenetleyen dil bağını koparma maksatlı olduğu, Türkiye'de Türkçe'den başka resmi dil ve eğitim dilinin kabul edilmeyeceği uluslararası her platformda ifade edilecektir. Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenimi yapılırken, bunlardan herhangi birinin eğitim-öğretim dili olmasına izin verilmeyecektir.
Tedbir No: 36
Ana çocuk sağlığı, aile planlaması / üreme sağlığı hizmetlerinin etkinleştirilmesi, ulaşabilirliğinin artırılması, bu hizmetlerin ücretsiz olarak sağlanmasının temini yanında, hizmetin benimsetilmesi amacıyla Halk Eğitimi faaliyetleri yaygınlaştırılacaktır. Özellikle bayan kadın doğum uzmanlarının bölgede görev almaları sağlanacaktır. Nüfus ve aile planlamasının önemini anlatan öykü ve masal kitapları, çizgi filmleri vb. özel bir ihtisas komisyonu marifeti ile hazırlanacak ve hedef kitleye ulaşması sağlanacaktır... Nüfus ve aile planlaması konusunda çalışmalar yapacak Sivil Toplum Kuruluşları teşvik edilecek ve bu kuruluşlara her türlü destek verilecektir.'
Çıkarılan bütün kanunların ruhu asimilasyon ve kolonizasyondur
Raporlarda, 1940'lara kadar Kürtlerden 'Kürt' ve ülkelerinden de Kürdistan diye söz edilmiştir. 1960'ta Kürtler yerine, 'Kendisini Kürt Sananlar', Kürdistan yerine de 'Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi' kullanılmıştır. 1980'lerde Kürtler, 'Dağ Türkü ya da Öztürk' olmuşlardır. Günümüzde ise Kürtlere, 'bölge insanı' ya da 'sözde vatandaşlar' denmektedir. Hazırlanan raporların büyük çoğunluğunda Kürdistan Bölgesi 'koloni', yani Türkiye'nin sömürgesi olarak değerlendirilir. İdari birim ve alınacak tedbirler de sömürge sistemine göre olacaktır. Nitekim de böyle olmuştur. CHP'nin Azınlıklar Raporu'nda belirtildiği gibi, 'Çıkarılan bütün kanunların ruhu asimilasyon ve kolonizasyondur.' Uygulamalar da bu yönlüdür ve acımasızdır.
Yukarıda da belirtildiği gibi, bölgenin Kürtlerden temizlenmesi, nüfuslarının azaltılması ve bütün azınlıkları Türkleştirmek için kullanılan her yol mubahtır. Bölgenin Kürtlerden temizlenmesi için iskan planları hazırlanmış ve milyonlarca insanın yeri zorla değiştirilmiştir. İnsanlar topraklarından koparılarak aç ve sefil bırakılmıştır. Raporlarda ayrıca 'Nüfus Planlaması'na dikkat çekilmiştir. Kürtlerin nüfus olarak hızla çoğalması, devleti tedirgin eden en öncelikli konuların başındadır. Bu konuda etkin tedbirlerin alındığı, bölgedeki sağlık kuruluşlarının harekete geçirildiği ve özellikle kadınların doğurganlığının önüne geçmek için çeşitli yöntemlerin uygulandığı basına da yansımıştır. Bölgede yaptığımız araştırmalar da bunu doğrular niteliktedir. Kürt kadınlarını kısırlaştırıcı önlemlerden dolayı Bölge'deki halk da büyük bir rahatsızlık ve tedirginlik duymaktadır. Türklere çoğalmalarını söyleyen ve en az üç çocuk yapmalarını isteyen Başbakan Erdoğan'ın gizli eylem planında, Kürtlerin nüfusunun nasıl azaltılabileceği hesapları yapılmaktadır.
Hazırlanan raporlarda en çok üstünde durulan konu 'Kürtlerin ve diğer azınlıkların asimilasyonu'dur. Bu konuda bütün kamu görevlileri asimilasyonun birer görevlileridir. Türk Ocakları ve Halkevleri gibi kurumlar da misyoner yetiştirme yerleridir. Bu kurumların otuz bini aşkın üyesi vardır ve her türlü olanak bunlara tanınır. Kürdistan'ın en ücra yerlerine dahi Türk Ocakları ve Halkevleri şubeleri açılır. Bakanlar ve valiler dahil bütün devlet erkanı ve eğitimli olan herkes bu ocakların üyesidir. Bütün kamu çalışanları ve aydınlar birer Türk misyoneridir. Artık din görevlilerinin yerini Türk misyonerleri almıştır.
Yatılı okullar birer 'devşirme' okullarıdır
Özellikle azınlıkları temsil (asimilasyon) için okullar en önemli görevi üstlenir. Kürt illerinin her yerinde açılan Yatılı İlköğretim Bölge Okulları tam anlamıyla birer 'devşirme' okullarıdır. Okullardaki dil baskıları ayrımsız bütün kimlikler üstündedir. 'Laz Diliyle Mücadele Kolları' bile kurulur. Öğretmenler, Türklüğü yaymak için birer misyoner görevi üstlenir. Okullarda, çocuklara kendi dillerini unutturmak ve Türkçe konuşur hale getirmek için her türlü baskı ve şiddet uygulanır. Köylerde, jandarmanın yerini artık öğretmenler almıştır. Azınlıkların çocuklarını Türkleştirmek için öğretmenlere her türlü yetki verilir.
Başbakan Erdoğan'ın gizli eylem planında görüldüğü gibi: Günümüzde de asimilasyon çarkının en güçlü dişlileri olan Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) ve Pansiyonlu İlköğretim Okulları (PİYO) hızla artırılmaktadır. Bu okullar, sistemin Türkleştirme politikaları için birer değirmen görevi görmektedirler. Büyüklere, özellikle de kadınlara, gençlere ve kızlara yönelik değişik kurslar açılmakta ve bu projeler hızla geliştirilmektedir. Toplumsal Kalkınma Projesi (TOKAP), Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM), Müfredat, Laboratuar Okulları (MLO) gibi. 'Ulusal Eğitime Destek' adı altında, Urfa'da bir yıl içinde 29 bin kişi kurstan geçirilmiştir.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Eğitim Gönüllüleri Derneği (Atatürkçü Dernekler) gibi dernekler ve benzeri kuruluşlar, Bölge'de okullar açmaktadırlar. Devlet de kadınlara yönelik okuma-yazma kursları açmaktadır. Bu kurslar, özellikle Kürtçe'yi bozmadan bugünlere getiren Kürt kadınlarını hedeflemektedir. 'Haydi Kızlar Okula!' kampanyası da Kürtlerin asimilasyonunu hedef alan bir kampanyadır. Özellikle AKP'nin gizli eylem planında yer alan, 'Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması hızlandırılarak, çocukların düzgün Türkçe öğrenmeleri ve erken yaşta eğitim sistemine dahil edilmeleri sağlanacaktır' tedbiri; 4-5 yaşındaki Kürt çocuklarının anadillerine hakim olamadan, dillerinin dejenere edilerek unutturulması ve onların küçük yaşta Türkleştirilmesiyle ilgilidir. Bölge'deki halkın ifadeleri 'Devlet yöneticilerinin, Bölge'yi ziyarete gelen yabancı heyetler karşısında, Kürtçe konuşulmasından büyük rahatsızlık duyduğu, ve Kürtçe konuşanların hemen oradan uzaklaştırıldığı' yönündedir.
Sonuç olarak
Başta Kürtler olmak üzere, bütün halkları kendi dillerini terk etmeye ve Türkçe konuşur hale getirmeye zorlamak, Türkiye'nin dil politikasının birinci amacıdır. Bu 80 yıl önce de böyleydi, 2932 sayılı yasayla da böyle oldu, seçilmiş bir belediye başkanı ve meclis üyelerinin görevden alınması da aynı anlayışın bir sonucudur. Bu politika; Lazlar, Çerkesler, Boşnaklar, Gürcüler, Arnavutlar, Pomaklar gibi azınlıklar üzerinde büyük etki yapmış ve çok büyük oranda erimelerini ve Türkleşmelerini sağlamıştır. Kürtler ise, yapılan bütün bu saldırılara rağmen, dil ve kimliklerini büyük oranda korumuşlardır ve bunun mücadelesini de yürütmektedirler. İşte devletin esas korku kaynağı, Kürtlerin gösterdiği bu direniştir. AKP hükümetinin gizli raporunda da bu açıkça ifade edilmektedir: 'Kürtçe'nin eğitim dili olarak kullanılması 'Bağımsız Kürdistan ve Kürt Ulusu yaratma' gayretlerinin bir parçası olduğu; binlerce yıldır birlikte yaşamış milletimizi birbirine kenetleyen dil bağını koparma maksatlı olduğu, Türkiye'de Türkçe'den başka resmi dil ve eğitim dilinin kabul edilmeyeceği...'
Birincisi, milletimizi birbirine bağlayan bağ, dil bağı değil; din bağıdır. Bu da binlerce yıl değil, henüz bin yılı dahi bulmamıştır, çünkü Türklerin Anadolu'ya yerleşmesi on ikinci yüzyıl sonrasıdır. Ulus-devlet inşa etme ve dil bağını kurma pratiği ise daha çok yenidir ve diğer halkları eritip yok etmeye yöneliktir. Yani bu bir Türkleştirme politikasıdır.
İkincisi, Türkiye de diğer ülkeler gibi milyonlarca çocuğa 'anadilinde eğitim' hakkını tanımak mecburiyetindedir. Bu hem insani, hem de uluslararası hukukun çocuklara tanıdığı bir haktır. TÖS ve TÖB-DER'den bu yana çağdaş eğitim sendikaları, çocukların bu en insani hakkını devletten talep etmektedirler. Eğitim Sen de bu nedenle kapatılmayla karşı karşıya kalmıştır. Eğitim Sen eski Genel Başkanı Alaattin Dinçer'in dediği gibi: 'Başbakan, her zaman olduğu gibi yurtiçinde başka, yurtdışında başka olabiliyor. Anadilinde eğitim konusu ile ilgili görüşümüz nettir. Etim-Sen 'Anadilinde Eğitim'i savunmaktadır. Savunma gerekçeleri de nettir: Dil bilimin ve eğitim bilimin gereği olarak anadilinde eğitimi savunmaktadır. En önemlisi de temel bir insan hakkı olarak gördüğü için savunmaktadır. Eğitim Sen, bu ilkeyi tüzüğünden büyük bir dayatma sonucu çıkarmış olması, bu ilkeden vazgeçtiği anlamına gelmez. Her türlü dogmatik düşüncenin ve yaklaşımın karşısında nasıl ki bilimi sahipleniyor ve savunuyorsak, anadilinde eğitimi de bir bilimsel olgu olması nedeniyle savunuyoruz. Başbakan'ın söylediklerinden yıllar önce, yani ta TÖS sürecinden beri bunu söylüyor ve savunuyoruz. Doğrudur: Asimilasyon gerçekten bir insanlık suçudur. Bundan hemen vazgeçilmesi gerekir. Türkiye'de anadilinde eğitimi uygulamak da Başbakan'ın görevidir.'
Prof. Dr. Nermi Uygur da dile karşı yapılan bu saygısızlığa en iyi cevabı vermiştir: 'Kimse bile bile dilin gücünü yadsıyamaz. Yadsırsa, her şeyden önce kendine eder. Dile saygısızlık, insanın kendi özüne saygısızlıktır. Dil zorbasının başına gelmedik kalmaz. Dilin öcü, uğradığı saygısızlıkla orantılıdır.'
Dileriz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dillere karşı yaptığı bu saldırılardan ve asimilasyon politikalarından hemen vazgeçer ve anadilinde eğitimle dillere büyük önem veren gerçek çağdaş ülkelerin arasında yerini alır.
Gülçiçek Günel Tekin / Eğitimci-Araştırmacı Yazar
Kaynakça
Akar Rıdvan, Dündar Can, Ecevit ve Gizli Arşivi, İmge Kitapevi Yayınları, İstanbul 2008
Alternatif, 14 Ağustos 2008
Bulut Faik, Kürt Sorununa Çözüm Arayışları, Devlet ve Parti Raporları Yerli ve Yabancı Öneriler (1920-1997) Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998
Bayar Celal, Şark Raporu, Cumhuriyet'in Gözüyle Kürt Meselesi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006
Cemal Hasan, Kürtler, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2003
Evrensel, 8 Şubat 2008
AKP'nin Gizli Raporu, GİZLİ Eylem Planı Uygulanacak Tedbirler, Bu Evrakı Bilmesi Gereken Prensibi Uygulanacaktır.
Jandarma Genel Komutanlığı'nın Raporu, Dersim, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000
Gökalp Ziya, Türkçülüğün Esasları, hazırlayan: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1976
Günel Gülçiçek, İttihat Terakki'den Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: Türkleştirme, Belge yayınları, İstanbul 2006
Radikal, 10 Şubat 2008
Öztürk Saygı, İsmet İnönü'nün Atatürk'e Sunduğu Gizli Kürt Raporu-Kasadaki Dosyalar, Ümit Yayıncılık, Ankara 2004
Radikal, 14 Şubat 2008
Radikal, 20 Şubat 2008
Star, 9 Şubat 2008
Uygur Nermi, Dilin Gücü-Denemeler, Ara yayıncılık, 1989
Ürer Levent, Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları, Derin Yayınları, İstanbul 2003