Yağmuru her fırsatta bir köşeye iten kör bir aylaklık var bu şehirde. Ayak başı bir kent soylusunun ezbere kibrini dağıtıyor kirli uykular. Bir cevabı olsun istiyorum, aramızdan kaçan hayatların. İnsanlarla hayat arasında kapansın ciltler dolusu, keman yazgılı mesafeler. Buluşsun herkes hayatla, hayatın içinden.. Oysa şimdi kayıp bir yüzün hiç unutulmayan, sevimsiz istasyonu bu şehir. Sevimsiz haberler getirir.. Sürgünde gidenleri.. Bir ukde olup da yüreğimizde düğümlenen o gidişler.. Yalnızca dilsizin şarkısını söyleyebiliriz söyleriz böylesi zamanlarda... Gidenler olduğunu biliriz yalnızca... Gidenler..
Gecenin saçlarında kalan ağaç kökleri, ağzı gözlerine yansımayan gülüşüyle dışa kalabalık-içe yalnız insan.. Kırık sokak çalgıcıları; son adresten de kovulmuş, boynu eğik, göz kenarları kırışmış yalanın ezgilerini bırakırlar geceye... Sustuğunda sesi, konuştuğumda kendini öldüren katildir bu şehir. Adı sürgün olan..
Boşluğun tenini acıtan tel örgüler, avunmamın veziri olur bazen böylesi zamanlarda. Bir şehrin duvarlarındaki şen kahkahalarda, görünen suret avunmaya yetmiyor.. Sevimsiz haberler gelmeye devam ediyor.. Günlerin pıhtılaşmış senfonisi ayaklarımıza dolanıyor, hiç olmamış, hiç söylenmemiş gibi. Belki vaktimiz yok uzanmaya damarlarımızdaki çocukluğa. Belki içimizdeki korkuya tuzak kuramadan bükülüverir cümle aydınlık. Bu şehir yıkayamıyor yürüyüşlerinde Petrus'un ihanetini, yedeğinde hep bir huysuz konuk sanki. İmamesi karakış olan bir şiirle yaşlanmıyorsa şehir, gidenler gidiyor yarın çok daha yalnız kalabiliriz.. Damarlarımızdaki çocukluğa uzanmaya vakit bulmasak..
Sokaklarında hüznün kol gezdiği, aydınlığı bile ıslak bir şehirdir sürgün... Her dem fırtınalar kopuyor pencerelerimizde.. Sanki amansız bir fırtına.. Ortak bir acıyı dindirmek için çabalarken.. Sessizliği paylaşmayı yeniden öğretiyor uğultusuyla.. Birde fırtınana kendi kaynağını bildiriyor.. Fırtına var bu kentte. Halbuki kendi nefesimizden başka bir şey değildi fırtınayı doğuran!
Baha.. Gitti.. Hiç tanımadım onu.. Coşkun, narin bir ırmak gibiydi sözleri ve gözleri.. Ondan konuşmalarında takılırdı bazen.. Belki de bundan kendimi hep ona yakın hissettim.. Pek konuşmayı beceremeyenlerdenim.. Belki de asıl tanışmışlık buydu.. Hissedebilmek yani.. En fazla tanıyorum dediğin yanı başındakiler onca yabancıyken.. Asıl tanışmışlık, hissedebilmek belki de..
Güneşe “ben senin değilim” diyen sarı saçları... kayıp bir ülkenin kırlarının, hüzünlü dağlarının yamaçlarına çektiği altın yollardı; sonu sevgide biten.. Kolay konuşmayı sevmediği her halinden belliydi.. -Kelimelere ihanet etmek istemeden, titizlikle konuşmasın ondandı belki de..- Kolay yaşamak istemediği de..
Gidenler gittiler.. Bu şehirde kalmak, kendine geç kalmaktır artık.. Denizi yok buranın.. Ondan kıyıları denizsiz.. Oysa şimdi saklanan bir denizde her gün bana gülümsüyor.. Belli ki hala aramazda.. Yabancı değiliz birbirimize.. Baha mavi bir gülüş..
Zamanla daha iyi öğrenecektim.. Yabancılık bir kenttir; üstelik aynı çağda kayıp bir sözcük yabancılık.. Üstelik yan yana.. Daha yakın iken..
Zamanla anlayacaktım.. Kıyısız denizleri.... Anlayacaktım uzaklık ve yakınlıkları.. Gidenlerin yüreklerimizde açtığı yaraların acısını.. Günlüğüme yazamıyorum kaç zamandır.. Gidişin kadar yazmak da zordur böylesi zamanlarda.. Sana anlatacaklarım çok bu gece... Yüreğimiz pamuktan kayalaşır kimi zaman. Oysa gökyüzü ve yüreğimiz kır çiçekleri için vardır biliyorum. Rüzgar, utangaç bir çocuktur. Sessizce tenlere dolanır. Sürgün rüzgarları, kokusunu bırakır yasak yolculukların saçlarına.
Uçurumlar gölgeler için yaşar. Kaçakçılar şimdi eski dağ yollarından geçer, acılı gidişlerin ve gülüşünün izinde, kalbinin yalnız yaşama yurt olduğunu bilerek. Lakin gidişinin ardında dinmeyen sessizlik kanatır. İşte yarası kabuk tutanlar bilet alabilir güneş ülkesine. Sen en erkenden biletini alanlardansın..
Tabi bütün yaşam ozanlarının bir masala sürgüne gönderildiği bir kentte, gülüşlerimizi kalıcılaştırdığımız ölçüde, gitsek de kalırız.. Demekki ondan aramızdasın..
Bu kent bir daha sevimsiz haberler getirmesin diye saçlarına yağmur takan bir kız çocuğu oldum... Çiçekleri topladım gecenin yelkovan tarlasından. Akrep kendine battı, zehir içti zaman ve senin ayaklarının ucunda can verdi işte. Yüreğimize hoş geldin..
Biliyorum kıyılar denizsiz buralarda.. Kıraç bir toprağı çatlak dudaklarından usulca emziren bir gece yağmuru gibi gülen dostluklar da yok.. Deliler hücrelerde yaşayabiliyor, düşünenlerse delirebilmeyi deniyor sık sık buralarda... Evet hiçbir uçurtma uçmuyor göğünde.. Hiç kimse utanmıyor susarken, sevmezken.. Gidişlere sebep belki de bu.. Veyahut başka..
Lakin arkadaşım; Dağlar dönüşler için vardır.. Kıraç bir toprağı çatlak dudaklarından usulca emziren dağlı bir gece yağmuru ve dostluğu bırakıyorum geceye.. Ve Akrep kendine battı, zehrini içti zaman.. Seni hissettiğim yerde, hoş geldin.. Bu kentin aymazlığına lakayt, gizli dehlizlerin ortasındaki gülüşüne küçük bir selam.