AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Şiddetin Dayandığı Kapı; Kadın


Gülbahar Köker

Kadın sorunu denilince, akla kadının karşılaştığı şiddet, taciz, tecavüz, gelenek ve göreneklerin zorlamaları geliyor. Basına en fazla yansıyan bu sorunlar yaşanan gerçeği ifade ederken, kadın gündeminin yalnız bu konularla sınırlı kalmasına da yol açıyor. 2005 yılında kadının sorunun temeline kadına yönelik gelişen şiddet yerleşti. Kadın ve şiddet denilince, töre gereği vurulan kadın, aile içi şiddet kısaca fiziksel şiddet akla gelir oldu. Kadının maruz kaldığı şiddet yalnız bununla sınırlımıdır?
Fiziksel şiddete uğramış bir kadın

Kadına yönelik şiddet nedir, türleri ve özellikleri


Kadına yönelik şiddet, yaşam döngüsü içinde ele alındığında, çok eskilere dayandığı görülür. Aile içinde sahip olunacak çocuğun cinsiyetinin kız çocuklar aleyhine belirlenmesi, kız bebeklerin öldürülmesi, kız çocuklarının cinsel istismarı, dövülmesi, çeyiz, başlık parası, namus cinayetleri, flörtte şiddet, evlilikte hırpalanma, dayak tecavüz, ekonomik ve psikolojik baskı ve cinsel organlara zarar verici uygulamalar, işyerinde ve diğer kurumlarda cinsel ve psikolojik şiddet, kadın ticareti, fahişeliğe zorlama, yaşlılıkta fiziksel, cinsel ve psikolojik saldırıya uğrama, cinayete kurban gitme şeklinde gerçekleşmektedir.

Geçenlerde Kadının İnsan Hakları Projesi'nin (KİHP) bilgilerine göre, kadına karşı uygulanan şiddet türleri şöyle sıralanıyor...

Fiziksel şiddet: Tokat, tekme, yumruk, dayak atmak, bıçak, silah gibi aletlerle saldırmak.

Duygusal şiddet: Kadını küçümsemek, kendisine özgüvenini yitirmesine yol açmak, aşağılayıcı sözler söylemek, kendisini ruh hastası olarak görmesini sağlamak, yemeği yere dökmek, eşyaları kırmak gibi.

Ekonomik şiddet: Kadının çalışmasına izin vermemek, harçlık vermemek ya da kısıtlamak, kadının parasını elinden almak, ailenin geliri konusunda bilgi vermemek.

Cinsel şiddet: Kadını istemediği cinsel davranışlara zorlamak, tecavüz etmek gibi.

Tehdit etmek: Dayak ya da ölümle tehdit, terk etme tehdidi, intiharla tehdit.

Çocuğu kullanma: Kadının çocuklar konusunda kendini suçlu hissetmesine yol açmak, çocuklarını kullanarak tehdit edici mesajlar yollamak gibi.

İzole etmek: Kadının hareket özgürlüğünü kısıtlamak, ailesi ya da arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermemek, sık sık kıskançlık nedeniyle kavga çıkarmak. KİHP’nin vardığı sonuçlar kadın karşılaştığı şiddetin çok boyutlu olduğunu gösteriyor.
Darp edilmiş bir kadın
Fiziksel şiddet: Kadının her an maruz kaldığı şiddet biçimidir. Bu konuda Türkiye’de yapılan bir araştırma oldukça çarpıcı. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün son dört yıllık verilerine göre Türkiye'de aile içi şiddet giderek tırmanıyor. Türkiye'de yapılan araştırmalar evli her üç kadından en az birinin kocası tarafından fiziksel şiddete uğradığını belirledi. Bu da en az 4 milyon evli kadının eşi tarafından dövüldüğünü gösteriyor. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun araştırmasına göre ise, Türkiye'de her 100 aileden 34'ünde kadınlar fiziksel şiddete maruz kalıyor. Araştırmaya katılan kadın ve erkeklerin yüzde 56'si, 'kadını' hiçbir gerekçe olmaksızın, her şart altında suçlu olarak değerlendirirken, yüzde 34'ü şiddet olaylarında suçlunun taciz eden taraf olduğuna inanıyor.
 

Kadınlar mazoşist midir?


Araştırmaya katılanların yüzde 56’sı kadının suçlu olduğu görüşüne sahip. Peki neden kadın her koşul altında suçlu oluyor? Geçen yıl Rusya’da yapılan bir araştırmaya göre ise kadınlar kendisine yönelik şiddeti gerekli gördükleri ortaya çıkmıştı. Yalnız Rusya’da değil, diğer bir çok ülkede de kadınların bir kısmı gördükleri şiddetin kaynağı olarak kendisini göstermektedir. “Erkeğimdir döver ama sever. Benim bir hatam olmasa beni neden dövsün ki.. Bir şey olmaz canı bir şeye sıkılmıştı, sıkıntısını benden çıkarıyor” gibi ifadeler kullanan bu kadınlar eşleri tarafından karşılaştıkları şiddeti meşru görmekteler. Elbette bu görüş kendiliğinden ortaya çıkmak. Hiçbir varlık kendisine yönelik gelişen şiddeti meşru görmez.

Bu noktada kadında mazoşist eğilimler hangi boyutta sorusu da akla gelmiyor değil. Yapılan araştırmalara göre ise, erkekte sadizim kadında da mazoşist eğilimler görülmekte. Kadındaki mazoşist eğilimlerin tarihsel gerçeğiyle bağlantıları var. Beşbin yıldır maruz kaldığı ikinci cins muamelesinin bir psikolojik yansıması olduğunu söylemek pekte yanlış olmayacaktır. Sürekli kendisini ikinci bir cins olarak ele alan kadın, zamanla erkek tarafından karşılaştığı şiddeti de meşru görmeye başlar. Bunda en önemli etken elbette ki bilinç yetersizliği oluyor. Bilinçli bir kadın, sağlıklı bir aile ortamında şiddetin ilişkinin bozulmasına yol açabileceği gibi, ruhsal açıdan da tahribatlar yaratacağı bilinir. Ve kendisine yönelik şiddetin aile kurumuna yönelik olduğunu algılar ve bunun önüne geçer.

Özünde erkeğin şiddetini meşru gören anlayışın altında da büyük bir çözümsüzlük yatar. Aile kurumumu koruyayım mantığının bir sonucu gelişen bu tutum zamanla tersine de dönebilir. Erkeğin uyguladığı şiddeti görmezden gelmek, zamanla aile ortamında daha da farklı sorunlara yol açmaktadır. En azında böylesi bir aile ortamında büyüyen bir çocuğun sağlıklı olması beklenemez. Demek ki bu kadın kesimi bir şeyleri koruma mantığıyla hareket ederken korumak istediği şeyi farkında olmadan zarar veriyor.
 

Şiddetin eğitimle bağlantısı yok

Erkek egemenliği ve kadın
Türkiye’de yapılan araştırmaya göre, toplumda işsiz ve iş güvencesi olmayan kesimlerde şiddet potansiyelinin yüksek olduğunu saptarken, işportacılık ve gündelik işlerde çalışanların en yüksek şiddet eğilimine sahip erkekler olduğunu gösteriyor. İstanbul Barosu'nca yapılan bir araştırma ise şiddet uygulayanların yüzde 89'unun erkekler olduğunu, aile içi şiddetin yüzde 77.68'inin eşe yönelik yapıldığını ve şiddet uygulayanların yüzde 45'i ile şiddete maruz kalanların yüzde 44'ünü lise ve üniversite mezunlarının oluşturduğu ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre, 2001-2005 yılları arasında aile içi şiddete maruz kalanlarda ölüm oranı yüzde 65 artış gösterdi. Bu yılın ilk dokuz ayı itibariyle aile içi şiddet nedeniyle 5 kişi öldü, 3 bin 500 kişi de yaralandı.

Şiddetin kaynağını saptamak önemlidir. Şiddeti ortaya çıkaran ekonomik kültürel siyasal ve sosyal nedenler tek tek ele alınmadan ve çözülmeden sorunun çözülmeyeceği de bir gerçektir. Ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal anlamda büyük bir alt üst oluşu yaşayın Türkiye koşulları içerisinde şiddetin kaynağı olarak yalnızca eğitimsizlik olarak belirlemek yeterli bir tespit olmaz. Yapılan araştırmada da ortay açtığı gibi şiddet uygulayan erkeklerin önemli bir bölümü yüksek lisans mezunu. Demekki şiddetin eğitimle yalnızca bağı yoktur. Toplumsal alt üst oluş dönemlerinde ortay çıkan ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal sorunlar direk bireyi etkiliyor. Etkilenen birey etkilenen toplum, etkilenen kadın ve gelecek nesil olan çocuklar oluyor. Dolayısıyla karşımıza çıkan tablo Türkiye açısından çok da iç açıcı bir manzara değil.
 

Şiddeti kanun ve yasalar tek başına engelleyemez


Emniyet Genel Müdürlüğü'nün açıkladığı kadına ve aile bireylerine yönelik şiddetin hedefinde kadınlar var. Rakamlar aile içinde yaşanan şiddet olaylarının son dört yılda arttığını gösterdi. Verilere göre, 2001 yılından bu yana 20 bin 694 evde aile içi şiddete rastlandı. Şiddete maruz kalanlardan 13'ü yaşamını yitirirken, 10 bin 99 kişi de yaralandı.

  • 2001 yılında 4 bin 586 ailede şiddet sonucu 2 ölüm, 2 bin 836 yaralanma yaşandı
  • 2002 yılında 5 bin 142 ailede şiddet sonucu 4 ölüm, 3 bin 150 yaralanma yaşandı
  • 2003 yılında 5 bin 682 ailede şiddet sonucu 2 ölüm, 3 bin 529 yaralanma yaşandı
  • 2004 yılında 5 bin 284 ailede şiddet sonucu 5 ölüm, 3 bin 548 yaralanma yaşandı

Türkiye'de kadına yönelik şiddet olaylarına bir örnekEmniyet Genel Müdürlüğü, aile içi şiddetin önlenmesi için ailenin korunması hakkındaki 4320 sayılı kanunun halka iyi anlatılması çalışmalarına hız verdi. Ancak şiddetin önlenmesi için yapılan çalışmalar da yeterli olmadı. Polis caydırıcı olması için Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi aile içinde şiddete başvuran kişiyi yakalayıp hakkında işlem yapıyor. Emniyettin verilerine göre, 2001 ve 2004 yılları arasında ailesine şiddet uygulayan yaklaşık 22 bin kişi yakalanarak adliyeye çıkarıldı. Türkiye, 17. Ocak. 1998 tarihinden bu yana Ailenin Korunması Hakkındaki Kanunu uyguluyor.

Avrupa Birliği'ne uyum sürecinde Türk Medeni Yasası'nda ve Türk Ceza Yasası'nda geniş çaplı değişiklikler yapıldı ve özellikle kadınlara bazı yeni haklar tanındı. Ayrıca Türkiye, aile içi şiddeti önlemeye yönelik Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'ni (CEDAW) de kabul ettiği 1985 yılından bu yana uyguluyor. Buna rağmen Türkiye’de 2004 yılında 5 bin 284 ailede şiddet sonucu 5 ölüm, 3 bin 548 yaralanma yaşandı. Demekki karar, yasa çıkarmak ve uygulamaya koymak da yeterli değil. Şiddetin dayandığı kapı kadın, çocuklar ve gençler olmakta. En fazla zarar gören bu kesim toplumların temel direği oluyor. Temel direği hırpalanan bir toplumun nereye gideceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Sorunu çözümünün ne olabileceğine değinmeden önce kadının karşılaştığı diğer şiddet biçimlerini incelemeye devam edelim.

Duygusal şiddet: Duyguların ve duygusal ihtiyaçların, karşı tarafa baskı uygulayabilmek için tutarlı bir şekilde istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit aracı olarak kullanılmasıdır. Sevgi, şefkat, ilgi, onay, destek gibi duygu ve duygusal ihtiyaçların göz ardı edilmesi, küçümsenmesi, inkar edilmesi bunlara örnektir. Yine söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Kişinin değer verdiği konularda sistematik olarak çok ağır hakaret ve sözler söylemek, güven sarsmak, küçük düşürücü adlar takmak, sık sık olumsuz şekilde eleştirmek ve alay etmek örnekler arasında sayılabilir.

Fiziksel veya cinsel şiddetle birlikte duygusal şiddet tek başına da görülebilmektedir. Çoğunlukla aşağılama, bağırma, yetersiz olduğunu söyleme, hiçbir şey beceremediğini, çocuklarına bakamadığını söyleme, patolojik düzeyde kıskançlık, korkutma, gizliliği bozma, batıl inançlar veya paranoya düzeyinde inanmama, ne yaptığını araştırma şeklinde de kendini gösterir. Kadının maruz kaldığı fiziksel şiddete yönelik araştırmalar yapılmıştır. Lakin kadının maruz kaldığı duygusal şiddet yeterli düzeyde araştırılmamıştır. Fakat fiziksel şiddet açık iken, duygusal şiddet daha fazla gizlidir. Dolayısıyla etkilerinin daha fazla olması da kaçınılmazdır. Sürekli aşağılanan, küçümsenen bir birey elbette kendisine saygısını ve güvenini yitirecektir. Kendisiyle çelişecektir. Böylesi bir kadının sağlıklı bir yaşam sürdürmesi ise zor olur.

Ekonomik şiddet: Kadın her zaman için ekonomik şiddete maruz kalmıştır. Cins kimliği nedeniyle hiçbir zaman emeğinin karşılığını alamamıştır. Kadınlar dünya işgücü toplamının yüzde 45'ni oluşturmasına rağmen, yoksullukla yaşayan 1.2 milyar kişinin yüzde 70’i oluştururlar. Ekonomik olarak geri kalmış birçok ülkede olağanüstü kötü koşullarda çalışmak zorunda kalan kadınlar, haftada 60-90 saat çalışmak zorunda bırakılıyor. Kadınlar tarım dışı sektörlerde dünya ölçeğinde ortalama erkeklerin elde ettiği ücretin yaklaşık yüzde 75 oranında kazanıyor. Dışsatım İşleme Bölgeleri'nde çalışan toplam 27 milyon işçinin yüzde 90'ını kadınlar oluşturuyor. Bu kadın işlerin çoğunluğunu ise 16-25 yaş grubu oluşturuyor. Bu bölgelerde çalışma yasaları çoğu kez geçersiz ve işçi hakları askıya alınmış durumda. Aile kurumu içerisinde de sorumlulukları olan ve ailenin emekçisi olan kadınlar dışarıda da çalışarak iki kez sömürülmekteler. Dolayısıyla ekonomik şiddeti çok boyutlu yaşamakta.

Yine gelecek 10 yıl içinde, sanayileşmiş ülkelerdeki kadınların yüzde 80'ni ve tüm dünyada kadınların yüzde 70'i ev dışında çalışmak zorunda kalacağı yapılan araştırmalar gösteriyor. 20 yıl içinde 41 gelişmekte olan ülkede kırsalda yaşayan yoksul kadınların sayısındaki artışın, yoksul erkeklerden yüzde 17 daha fazla olacağı tahmin edilmektedir. Dünyadaki 900 milyon okuma yazma bilmeyen arasında kadınların oranı 2 kat daha fazla olduğu ise başka bir bilgi. Aynı işte çalışan erkeklerden kadınlar yüzde 30- 60 daha az ücret almaktadırlar.

Sonuç olarak ekonomik şiddet; ekonomik kaynakların ve paranın, kadın üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol aracı olarak sistematik bir şekilde kullanılmasıdır. Kadının çalışmasına ya da işinde ilerlemesine engel olmak; maaşına, gelirine veya mal varlıklarına el koymak; çalışmayı reddedip kadının gelirini harcamak; gelirini içkiye kumara yatırmak, ailenin geçimini sadece kadının kazandıklarıyla sürdürmeyi istemek ekonomik şiddet olarak özetlenebilir.

Cinsel şiddet: Kadının isteği veya onayı dışındaki her türlü istek, talep ve davranışta bulunmak; cinselliğin bir tehdit, sindirme ve kontrol aracı olarak kullanılmasıdır. Ensest, evlilik içi tecavüz, cinsel şiddetin yaygın yaşanan türleri olarak bilinmektedir. Bunun dışındaki cinsel şiddet örnekleri, aşırı kıskançlık ve şüphecilik göstermek, kadının cinsel istek ve ihtiyaçlarını önemsememek, dikkate almamak veya alay etmek, “frijit” gibi isimler takmak, cinselliği cezalandırma yöntemi olarak kullanmak, tacizde bulunmak, tecavüz etmek, özellikle cinsel bölgelere aletle işkence etmek gibi sadist davranışlarda bulunmak, fuhşa zorlamak, duygusal veya fiziksel şiddet kullanarak cinsel ilişkiye zorlamak sayılmaktadır.

Kadının maruz kaldığı temel şiddet biçimlerinden bir tanesi olan cinsel şiddet, günümüz koşullarında büyük bir artış göstermiştir. Yapılan bazı araştırmalarda dünyada her 5 dakikada bir kadın cinsel veya fiziksel şiddete maruz kalıyor. Bu küçümsenmeyecek, yabana atılmayacak bir tespittir. Kadına yönelik diğer şiddet biçimleri çabuk ortaya çıkarken özellikle feodal değer yargılarının ağır bastığı toplumlarda bu şiddet biçimi gizlenmektedir. Kendisine yönelik gelişen cinsel şiddetin kaynağı olarak yine kadının gösterileceği korkusu nedeniyle bu tür toplumlarda kadın çareyi karşılaştığı şiddeti gizlemekte buluyor. “Sen kuyruk sallamışsındır” deyimi toplumlarımızda kadına yönelik sıkça kullanılır. Bu deyim cinsel şiddet nedenini kadına mal etme mantığının ifadesidir. Örneğin Aile Araştırma Kurumu’nun 1997 tarihli çalışmasında bütün ülke genelindeki 2578 hanede kadına yönelik fiziksel şiddet sıklığı yüzde 16.5, sözel şiddet sıklığı yüzde 12.3 olarak bulunmuştur. Kadına yönelik şiddet her ırktan, her etnik kökenden, her dinsel ve sosyoekonomik düzeyden kadını etkilemektedir. Ancak tecavüze uğradığını kadınların sıklığında bu değişkenlere göre farklılık görülmektedir. Damgalanma, dışlanma korkusu bildirimlerin olduğundan daha az yapılmasına neden olmaktadır.

Özelikle çok fazla gelişme imkanı bulamayan bizim gibi toplumlarda, kadın eşi tarafında maruz kaldığı cinsel şiddeti şiddet olarak görülmemektedir. “Erkeğin isteğini yerine getirme” biçiminde algılanmaktadır. Dolayısıyla cinsel şiddetin kadın üzerinde nasıl bir etki ve tahrip bıraktığı çok fazla bilince çıkarılmamaktadır. Bu da kadın açısından başka bir sorunu teşkil etmekte.

Çocuğu kullanma: Kadının en güçlü duygusu annelik duygusudur. Ve kadın her zaman en güçlü yanından vurulmaya çalışılmıştır. Kadındaki annelik duygusu her tür fedakarlığı yapmaya iter. Bunu bilen erkek için kadının annelik duygusu en zayıf nokta olarak da ela alınmaktadır. Kadını kendisine bağlama, istek ve buyruklarını yerine getirme gibi istemlerini, çocukları kullanarak yaptırabilmekte. Çocuğu kaçırma, çocuğu anneye karşı kışkırtma, anneyi kötüleme, küçük düşürme, çocuğa fiziksel, duygusal ve ekonomik şiddet uygulama gibi yöntemlerle kadını tehdit eden yöntemler kadının annelik duygusuna yönelik de bir şiddeti içerir. Bu şiddet duygusal şiddetten daha fazla kadını etkilediğini vurgulamak yanlış olmayacaktır. Çünkü bir anne için kendisinden önce çocuğu önemlidir. Annenin can, çocuğuna yönelik bir saldırı geliştiğinde, kendisine yönelik gelişen saldırıdan daha fazla acır. Çocuğun başarısızlıkları veya sorunlarının kaynağı olarak annenin gösterilmesi gibi bir çok yaklaşım bu şiddet biçimi içerisinde örnek olarak verilebilir.

İzole etmek: Kadını cezalandırma yöntemi olan izolasyon, genelde eve kapatma, sosyal ilişkileri yasaklama biçiminde gelişir. Zaten ikinci cins olarak ele alanın ve toplumsal faaliyetler içerisinde sürekli ayrımcılığa maruz kalan kadının erkeğe göre çok fazla sosyal faaliyetleri yoktur. Erkeğin izolasyon şiddetiyle birlikte tamamen yalnızlaşan kadın daha fazla güçsüzleşmekte.

Sonuç olarak; Kadına yönelik şiddet, cinsiyete dayanan, kadını inciten, ona zarar veren, fiziksel, cinsel, ruhsal hasarla sonuçlanma olasılığı bulunan, toplum içerisinde ya da özel yaşamında ona baskı uygulanması ve özgürlüklerinin keyfi olarak kısıtlanmasına neden olan her türlü davranıştır.
 

Şiddet eğilimini hangi erkek gösterir?

Aile içi şiddet
Hangi erkeğin şiddet eğilimi göstereceğinin formülü verilemez. İnsan yapısı ile karmaşık bir yaratıktır. Özellikle yetişme koşulları gereği üstün bir cins olarak yetiştirilen erkete şiddet eğilimlerinin varlığı yapılan tüm araştırmalar ortaya koyuyor. Konumuz gereği yalnızca bu konuya kısa başlıklar altında değinerek geçeceğiz. Genelde şiddet eğilimi gösteren erkeklerde görülen bazı ortak özellikler şunlardır:

  • Düşük benlik saygısına sahiptir.
  • Sıklıkla terk edilme, kayıplar, yardımsızlık, bağımlılık, güvenlik duygusunda azalma, mahremiyet ile ilgili sorunlar yaşamaktadır.
  • Kişilik bozukluğu tanısı alanlara sık rastlanmaktadır.
  • Engellenmeye karşı düşük tolerans gösterirler (kolayca sükunetini kaybeder)
  • İstismar ve şiddetin bulunduğu ailelerde büyümüşlerdir.
  • Kendi davranışları ile ilgili inkar, küçümseme, iddiacı ve yalana yönelme şeklinde bir tutum içindedirler.
  • Şiddet konusundaki görüşlerine bütün dünyanın katıldığını ve şiddetin günlük hayatla bahşetme yollarından biri olduğu düşüncesindedirler.
  • Empati yapma yeteneği zayıftır.
  • Kadın ve erkek davranışları konusunda katıdırlar (cinsiyet rolleri).
  • Sıklıkla kendisini “özel” olarak görmekte, koruyucu ve bakım verici olarak özel ilgiye hakkı olduğunu düşünmektedir.
  • Madde bağımlılığı sık görülmektedir.
  • Anormal düzeyde kıskançtır (örneğin, birlikte olduğu kişinin sürekli kendisiyle birlikte olmasını veya nereye giderse gitsin, haber vermesini bekler)

Elbette günümüzde erkeğin şiddete eğilimin tarihsel bir gelişim seyri vardır. Örneğin eski Roma’da erkekler eşlerini dövebilir, boşayabilir, zina, toplum içinde sarhoşluk ya da halka açık oyunlara gitmek gibi nedenlerle öldürme hakkına sahipti. 1700’lü yıllarda İngiltere’de yasalar kocaya doğru yoldan ayrılan karısını fiziksel olarak cezalandırma hakkını vermekteydi. Bu uygulama 19 yüzyılda ABD’de yapılmıştır. Kadının aşağılanması, güçler arasındaki eşitsizlik, kadının mal olarak görülmesi, cinsiyetçi rollerin dayatılması, erkeğin saldırgan davranışlarına onay verilmesi kadının ikinci sınıf insan sayılması ve dominant erkeğe bağımlığın sürmesini sağlamaktadır. Güç eşitsizliği ve “aile meseleleri” nin karışılmaması gereken özel hayat sayılmasının yanında sağlık ve adalet sisteminde görev yapanlar da 1960’lı yıllara kadar kadına yönelik şiddeti görmezden gelmiştir. 1970’li yıllardaki kadın hareketi kadının toplumda yaşadığı her türlü şiddete dikkat çekilmesini sağlamıştır.
 

Kadına yönelik şiddetin nedenleri

Kadına yönelik şiddet
Erkeklerin kadınlara şiddet uygulama nedenleri psikolojik, biyolojik, sosyolojik açıdan incelendiğinde şiddet ve saldırganlığın nedenlerine benzer açıklamalar yapılmaktadır. Psikolojik açıdan bakıldığında, temel bir iç güdü olarak kabul edilen saldırganlık, başarı ve üstünlük sağlamakta ve erkeklerde olumlu bir güç olarak cesaret, güçlü olma, enerji, ataklık, vs anlamına gelmektedir. Psikoanalitik teori toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili beklentileri artırıcı etki yaparken, kadın saldırganlığını olumsuz karşılamakta, saldırgan kadınları düşmanca duygular içinde ve kavgacı kişiler olarak değerlendirmektedir.

Bazı psikologlara göre ise saldırganlığı sözel saldırganlıktan (bağırma, isim takma) başlayıp fiziksel saldırganlığın hafif şekillerinden (itme, tokat atma) gerçek şiddet davranışına (dövmek, yumruk atmak) ve uç olaylara (cinayet) kadar giden bir süreç olarak görmektedirler. Bu değerlendirme şeklinin, tedavi sürecine ve çalışmalara dahil edilebileceğini iddia etmektedirler, yapılan ampirik çalışmalara göre gerçekten de her kategorideki davranışlar ve nedenleri farklıdır.

Fakat kadına yönelik şiddet genel olarak toplumların erkek egemen yapısından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda toplumsal, hukuksal, ekonomik, geleneksel, siyasal ve eğitimsel yapısı içinde kadın ayrımcılığa uğrayan kadın erkeğe bağımlı kılınmıştır. Erkeğin yasalardan ve ataerkil geleneklerden kaynaklanan üstün konumunu, kadının erkeğe hizmet etmesi, ve erkeğin alınacak kararlarda söz sahibi olmasını “doğal” gören bir bakış açısına sahip olması şiddeti beslemektedir.


Şiddetin kadın üzerindeki etkileri


Şiddet kadını intihara sürükleyebilmekte, cinayete kurban gitmesine neden olabilmekte, anne ölümlerini artırmakta ve HIV/AIDS’in yayılmasına neden olabilmektedir. Şiddetin fiziksel ve ruhsal sağlık sonuçları sosyal ve duygusal olarak bireyin, ailenin ve toplumun tümünü etkilemektedir. Kısa ve uzun vadede düşünüldüğünde şiddetin etkileri kadının mesleki ve kariyer yaşamını olumsuz etkileyerek veya sona erdirirken, onu yoksulluğa ve ekonomik bağımsızlığını kaybetmeye itecektir. Eğer şiddet aile içinde yaşanıyorsa, aile yaşamı tahrip olurken, çocuklar yoksulluk yaşayacak ve aile yaşamına olan güven ve inançlarını kaybedeceklerdir.

Kadına yönelik şiddetin bedensel etkileri; Vücudun çeşitli kesimlerinde oluşan yara, bereler, morluklar, şişmeler, sıyrıklar, kesikler, kanamalar, yanıklar, kırıklar, göz ve beyin hasarları, iç organ yaralanmaları, bütün bunların sonucunda gelişen çeşitli hastalıklar, kalıcı sakatlanmalar ve nihayet ölüm meydana gelmesi bedensel etkiler olarak sayılabilir. Fiziksel şiddet, cinsel alana yönelikse, cinsel organlarla ve hastalıklarla ilgili bedensel etkiler de ortaya çıkar.

Ruhsal Etkiler; Aile içi şiddetin neden olduğu ruhsal etkiler, bedensel etkilere göre daha önemlidir. Çünkü bedensel etkiler bir süre sonra tedavi edilir ve ortadan kaldırılabilirler. Ancak ruhsal etkilerin , hem tedavisi zordur hem de ruhsal etkiler uzun sürelidir, çoğu kez yaşam boyu devam eder. Aile içi şiddete maruz kalan kadınların psikolojik bozukluklar geliştirme açısından daha büyük tehlike altında oldukları bilinmektedir. Aile içi şiddete uğrayan kadınların ilk şok ve inkar dönemini atlattıktan sonra , şiddete şiddet ile karşılık verme ve daha sonra da depresyon ve kendini suçlama tutumu takındıkları gözlenmektedir. Dövülen kadınlar bu dönemde çaresizliği öğrenmektedirler. Bilişsel bozukluklar, kendini küçük ve önemsiz görme, sosyal hayattan uzaklaşma, kendine karşı duyduğu güveni ve saygıyı kaybetme gibi etkiler görülmektedir. Cinsel bakımdan fiziksel şiddete uğrayanlarda oluşan etkiler ise daha ciddidir. Depresyon, korku, çeşitli kişilik bozuklukları, alışkanlık yapıcı madde bağımlısı olmaya yönelme, kendini suçlu hissedip utanma, kendi kendine zarar verme girişimlerinde bulunma ve intihar etme eğilimi bu kişilerde görülen ruhsal etkilerin en önemlileridir.

Sosyal Etkiler; Bir toplumda bu tür şiddet ve istismar olayları yaygınsa, bu toplumun bireylerinin büyük bölümünün beden ve ruh sağlıkları bozuk demektir. Böyle bireylerden oluşan bir toplumun geleceği olabilir mi? Böyle bir toplumun çağdaş medeniyet düzeyini yakalaması ve insanlık adına yararlı katkılarda bulunması düşünülebilir mi? Elbette hayır. İşte, aile içi şiddetin sosyal etkileri bu biçimde ortaya çıkar. Öte yandan, özellikle toplumumuz için önem taşıyan ve kurbanlar açısından oluşan diğer bir önemli sosyal etki de, namus uğruna aile içi şiddete maruz kalmış olan kadınların veya cinsel istismara uğrayan çocukların, toplum tarafından dışlanması, istenmemesi, bu kişilere, kirletilmiş, işe yaramaz gözüyle bakılması, bu kişilerin toplum içine kabul edilmeyerek yalnızlığa itilmeleridir. Bu da parmak basılması gereken önemli bir sosyal yaramızdır.

Şiddeti Uygulayanlar Üzerindeki Etkileri; Şiddeti uygulayan kişiler, üzerinde de bu davranış etkiler bırakır. Bu etkiler daha çok ruhsal ve sosyal etkiler olarak karşımıza çıkar. Karısına şiddet uygulayan bir erkek veya çocuğunu döven bir anne- baba, yaptığı bu işten utanır, kendi kendini suçlar, duygularını ve davranışlarını kontrol edemediği için cezalandırmaya çalışır, pişmanlık duyar, özgüvenini yitirebilir. Bu gibi kişiler pişmanlıklarını dile getirip, af dileseler de bir zaman sonra bütün bunları unutup, yeniden aynı eylemi gerçekleştirirler. O nedenle bu kişilerin mutlaka bir psikolojik tedaviye ve desteğe ihtiyaçları vardır.
 

Şiddetin önüne nasıl geçilmelidir?

Şiddete karşı dayanışma
Şiddeti önlemek için, konu hakkında bireyleri, aileleri ve toplumu eğitim yolu ile bilgilendirip bilinçlendirmek gerekir. Kişiler, aileler ve sonuçta toplum, bu gibi olayları, aile meselesi ve olağan olarak görmekten vazgeçerse, şiddetin önüne geçilmiş olur. Genel olarak toplumun eğitim düzeyinin yükseltilmesi de şiddetin azalmasında etkili olur. Ancak bu uzun soluklu bir girişimdir ve zamanı gerektirir. Şiddete eğilimli bireylere danışmanlık yapmak, bu kişilerin psikolojik olarak tedavi edilmelerini sağlamak da önleyici bir girişimdir. Ancak bu da, kişilerin bilinçli bir biçimde böyle bir desteği aramaları ve istemeleriyle ve konu ile ilgili olarak toplumsal örgütlerin varlığı ve etkin çalışmasıyla gerçekleşebilir. Şiddet öğrenilen bir davranıştır. Bu nedenle, kitle iletişim araçlarının, özellikle de en yaygın olarak kullanılan ve toplumu en etkileyici araç olan televizyonun şiddeti öğretici yayınları önlenmelidir. Televizyon, şiddetin zararlı etkilerini gösteren, bu konularda toplumu bilinçlendiren yayınlar ile şiddeti önleyici bir yayın aracı olarak kullanılmalıdır. Şiddete veya istismara uğramış kişileri destekleyen ve güvence altına alan bir sosyal güvenlik ve hizmet şemsiyesi kurulmuş olmalıdır. Türkiye’deki sosyal güvenlik ve hizmet kuruluşları ile gönüllü kuruluşlar şiddeti önlenmesi konusunda “Mor Çatı Sığınma Evleri” ve benzeri çalışmalar yapıyorlarsa da bu çalışmalar, gerek nitelik gerekse nicelik açısından son derecede yetersizdir.
 

Sorunun çözümü sistemin kendisini yenilemesidir


Peki neden bunca arayışa rağmen sorun tamamen çözülmüyor veya en azından sorun kısmi düzeyde çözülemiyor? Her yıl konunu üzerinde daha fazla durulmasına ve önlemler alınmasına rağmen kadının maruz kaldığı şiddet oranı neden artış gösteriyor?

Örneğin Türkiye’de bir dizi yasa çıkarılmasına rağmen şiddetin önüne geçilmedi. Yine Demokrasinin kalesi olduğunu iddia eden Avrupa’da da aynı durum var. Geliştirilen yasalar, kurulan kurumlar elbette küçümsenemeyecek çalışmalardır. Dikkatleri çekmek istediğimiz boyut, kadına karşı şiddetin oranın her şeye rağmen düşmemesidir. Evet, cinsiyetçi zihniyetin hakim olduğu, kadın üzerinde her tür uygulamayı yapmayı kendisinde hak gören erkeğin zihniyeti değişmediği, erkek karakterli şiddette dayalı dünya sistemi değişmediği müddetçe kadının karşılaştığı şiddetin oranı azalmayacak veya sona ermeyecektir. Çünkü bugün kadının karşılaştığı şiddet tarih arenalarından süzülerek gelmektedir. Bireyin ruhsal ve zihinsel yapısı tarihsel gelişim seyrinden bağımsız ele alınamaz. Dolayısıyla kadının karşılaştığı şiddet sadece eşe, veya birey olarak bir erkeğe ait değil. Eşitsiz gelişen tarihin eseri olan şiddettin köklü çözümü, demokratik bir sistem ile olabilir. Karakteri şiddet olan günümüz dünya sistemi, giderek bu karakterini daha da ince ve gizli yapmaktadır. Yukarıda değinmeye çalıştığımız şiddet türlerinden de anlaşılacağı üzere, şiddet yalnız fiziksel olarak karşılaşılan uygulama değil. Esas şiddet ruha, iradeye ve bilince yönelik gelişendir. Dolayısıyla yalnız kadın değil, erkeğin kendisi de yarattığı eserin enkazı altında yaşamaktadır.

Dönemini dolduran erkek karakterli sistemin yerine demokratik sistemin yerleştirilmesi, çağı kurtarabilir. Yoksa geçen yüzyıllardan daha ağır, daha büyük şiddet sahneleriyle sarsılan bir yüzyıl bizi bekliyor. Lakin insanlığın geldiği aşama da şiddeti kaldıramayacak kadar hasta ve bitkin. Hasta ve bitkin düşen insanlık ve erkek karakterli sistemin yaşamın her tarafına hastalıklarını bulaştırmasını engellemek için, kadının keskin mücadelesi bir tarihi zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. Yukarıda değindiğimiz gibi; sorunların çözümünü yaşamımızın oluşturan ve donatan araçları doğru kullanarak yavaş yavaş hayata geçirmeliyiz. Sorun kısa vadeli bir çözüm değil, uzun vadeli ve stratejik bir yaklaşımla çözülebilir.




Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili haberler

İlgili Yazılar