kEditor - Haberler / Yaşam / 'AKP ve Ordu eylemsizlik sürecini olumsuz etkiliyor'

http://www.keditor.org/haber_4149.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Haberler / Yaşam

'AKP ve Ordu eylemsizlik sürecini olumsuz etkiliyor'

'AKP ve Ordu eylemsizlik sürecini olumsuz etkiliyor' ANF'den Ali Gündoğdu, KCK Yürütme Konsey Üyesi Bese Şimal'e 15 Temmuz'a kadar açıklanan tek taraflı ilan ettiği çatışmasızlık kararına yönelik gelişen tepkileri ve yeni bir anayasaya tartışmalarına ilişkin Kürtlerin taleplerini sordu. Şimal, 'Ordu ve AKP hükümetinin yaklaşımlarında herhangi bir değişiklik yoktur. Klasik inkarcı-imhacı söylemlerini sürdürüyorlar. Devlet klasik tarzda ısrar ederse yeni bir durum değerlendirmesini ortaya çıkar' dedi.

Röportajın soru ve cevapları şöyle:


- Kürt sorununun demokratik siyasal çözümünde çatışmasızlık kararının uzatılması nasıl bir anlam taşıyor?


- Biz strateji ve paradigma değiştirdik. On yıldır bu temelde özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi veriyoruz. Şimdiye kadar çok defa tek taraflı ateşkes ilan ettik, eylemsizlik kararı aldık. İş olsun diye bunları yapmadık. Yada ne bileyim politika adına bunları yapmadık. Ulus devleti ve iktidarı hedeflemeyen, halkların özgürlük, demokrasi ve barış içinde kardeşçe yaşamasını ön gören yeni stratejimize ve özgürlük paradigmamıza dayalı olarak bu adımları attık. Türk devletinin inkar-imha politikalarına rağmen büyük bir sorumluluk ve cesaret isteyen bu adımlar stratejik adımlardır. Bu dönemde ilan ettiğimiz eylemsizlik kararı da bu stratejik yaklaşımın bir devamıdır. Kendi cephemizden barışa şans tanımak istedik, istiyoruz. Devletin tüm inkarcı ve imhacı politika ve uygulamalarına rağmen barış sürecinin gelişmesi için süreci kendi cephemizden zorladık, zorluyoruz. Bu son atılan adımın anlamı da bizim barışa olan inancımızın ifadesidir. Bu konudaki samimiyet düzeyimizdir. Yeni stratejimize ve paradigmamıza olan büyük inancımız ve güvenimizdir.

Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için oldukça olgunlaşmış bir zemin vardır. Kürt Özgürlük Hareketinin otuz yıllık mücadelesi sorunun demokratik ve barışçıl çözümü için çok büyük imkanlar ortaya çıkarmıştır. Kürdistan ve Türkiye kamuoyunda büyük bir duyarlılık gelişmiştir. Birçok aydın ve demokratik-sol çevre sorunun demokratik çözümünü istemekte ve çok örgütlü olmasa da çeşitli girişim ve çabalar içerisine girmektedir. Uluslararası düzeyde sorunun demokratik çözümüne dönük bir duyarlılık gelişmiş bulunmaktadır. Bütün bu iç ve dış koşulların pozitifliği de bu eylemsizlik sürecine farklı bir anlam katmaktadır. Bu adımın değerini arttırmaktadır.

- Tek taraflı yürüttüğünüz çatışmasızlık kararına ve bu doğrultuda yürüyen sürece ordunun ve AKP hükümetinin yaklaşımları nasıl? Bu yaklaşımlar çatışmasızlık kararınızı nasıl etkiler?


- Tabii Ordu ve AKP hükümetinin yaklaşımlarında herhangi bir değişiklik yoktur. Klasik inkarcı-imhacı söylemlerini sürdürüyorlar. Kürt sorununu kabul etmek ve ancak bu sorunu bireysel hak düzeyinde ele almak inkarcı ve imhacı politikada bir değişikliğe yol açmıyor. Sen milyonlarca insandan oluşan 12-14 milyon nüfusa sahip bir halkın özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi taleplerini nasıl bireysel bir insan hakkı düzeyine indirgeyebiliyorsun? Dünya tarihinin hangi döneminde ve neresinde bu görülmüş? Devletin bu yaklaşımı oldukça gayri ciddidir. Bu yaklaşım bırakalım Kürt sorununu en basit bir toplumsal sorunu dahi çözemez. Tarihsel sorunlara yaklaşım yüksek bir ciddiyet ve sorumluluk ister. Sıradan ve yüzeysel yaklaşımlar sadece sorunları daha fazla derinleştirir ve ekten sorunlara yol açar. Toplumsal ve halksal duyarlılıkları zayıflatır, düşmanlıklara, yersiz inatlaşmalara yol açar. Şu anda ordunun ve AKP'nin tutumu sorunu derinleştiren bir tutumdur. Yaklaşımları oldukça ciddiyetsiz ve sorumsuzcadır. Bu yaklaşımlar eylemsizlik sürecini olumsuz etkilemektedir. Israrla devam etmesi durumunda ise yeni bir durum değerlendirmesini gerekli ve şart kılmaktadır.

- Kürt sorununun çözümü konusunda bir süreci tek başınıza yürütmeye çalışmanıza rağmen kimi çevreler ordunun söylem ve operasyonlarını görmezden gelerek, hareketinize yönelik silah bırakma yada Türkiye sınırlarının dışına çekilme yönünde çağrılarda bulunuyorlar. Bu çağrıları nasıl değerlendiriyorsunuz?


- Bu konuda ciddi bir bilinç çarpıtmasının hedeflendiği ortada. Sanki hükümet ve ordu barışçıl sürecin gelişmesi için pratik adımlar atmış da biz bunu sabote etmeye çalışıyormuşuz gibi bir yansıma ve yanıltma yaratılıyor. Halbuki ne alakası var. Her şey çok açıktır. Kimlerin savaşı ve kimlerin barışı istediği çok nettir. Devletin barış ve demokrasi isteyen Kürtlere karşı her yerde saldırıları yoğunlaşıyor. Devlet Kürtlerin barışçıl demokratik siyaset yapmasına dahi tahammül edemiyor. Görüyorsunuz demokratik siyaset yapan 300 ü aşkın insan tutuklandı. Devlet, barış, demokrasi diyen Kürdün ağzına hemen dipçiği indiriyor. Devletin zulmüne kafa tutan küçük çocukların kafasını dipçiklerle-taşlarla eziyor. Her gün Kürdistan coğrafyasının dağı taşı asker kaynıyor.

Şu mu söyleniyor acaba? Gelin teslim olun. Zaten o sözün tek bir anlamı var ve o da budur. Yani teslimiyete çağrıdır. Niye biz otuz yıllık mücadeleyi tekrardan köleleşmek için mi verdik? Tekrardan teslim olacaktıysak bunca yıl savaşmamızın, binlerce şehit ve gazi vermemizin, halkımızdan sayısızca insanı kaybetmemizin ve en ağır acıları yaşamımızın anlamı neydi? Bütün bunları nereye-nasıl yerleştireceğiz? Büyük acılar, emekler ve oluk oluk akan kan ile örülü otuz yıllık savaşın neden verildiğini derinliğine kavramayan beyinlerin, silahları bırakın çağrıları bizde sadece o kişi ve kesimlere karşı öfke ve acıma duygusu yaratıyor. İnkar-imha politikaları hızından hiçbir şey kaybetmeden sürerken, özgürlük, demokrasi ve barış talepleri dipçik darbeleri altında toprağa gömülürken, silahını bırak teslim ol diyen diller, insani erdemlerini kaybetmiş, onur duygularını yitirmiş ve barışın özgürleştirici ve insanileştirici dilinden hiçbir şey anlamayanlardır. Bu beyinlerin ve dillerin yapacağı tek şey, açılan yaraları kaşıyarak daha çok kanatmaktır.

Eğer aksini iddia edip 'bizi yanlış anlıyorsunuz, biz de sizin gibi barışı istiyoruz' diyorlarsa o zaman gerçeğin ruhuna göre yaklaşsınlar. Söylemlerini ve eylemlerini değiştirsinler. Kim savaşı ve şiddeti dayatıyorsa ona karşı mücadele etsinler. Savaşı isteyenin ve ısrarla bunu dayatanın hükümet ve ordu olduğu kesindir. Ordu ve hükümete karşı savaşsınlar da görelim. Gerçeğin ruhundan uzaklar. Hakikate yabancılar. Demagoji yapıp toplumun bilinçlerini çarpıtmaya çalışarak ateşe körükle gidiyorlar. Ordunun ve hükümetin yaktığı ateşi harlıyorlar. Maalesef ama bu kesimlerin çağrıları sadece ve sadece kendilerini yakacaktır. Bu temelde gelişecek her çağrı harladıkları ateşi biraz daha harlatacaktır. Ve bunlar tabii bir de şunu diyorlar; saldırılara niye cevap veriyorsunuz?! Ordu istediği kadar operasyon yapabilir, sizi öldürmeye çalışabilir ama siz sesinizi çıkarmayın. Ya teslim olun yada ölün. İşte beyinleri ve vicdanları bu kadar körelmiştir.

- Şiddetin sona erip barışçıl demokratik çözüm süreçlerinin gelişiminde kadın hareketlerinin daha etkin rol alması beklenir. Bu süreçte kadın hareketlerinin etkinliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?


- Bu tür süreçler kadın özgürlük mücadelesinin en çok yükselişi yaşaması gereken süreçlerdir. Çünkü bu süreçler kadının kendisini en iyi ve en etkili ifade edeceği süreçler olmaktadır. Oluşmuş genel duyarlılık, doğal bir örgütlülük zemini yaratmaktadır. Kadının bunu çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Ama maalesef mücadeleyi yükseltme, yayma ve radikalleştirme konusunda yetersizlikler oldukça fazladır. Kuşkusuz bunun nedenlerini ciddi sorgulamak gerekiyor.

Bundan dolayı kadının her zaman mevcut olanın on katı yüz katı daha güçlü bir biçimde barış mücadelesi vermesi gerekiyor. Bu konuda yaşanan atıl ve pasif duruşun hızla aşılması önemlidir. Her zaman böyle elverişli zeminler ve fırsatlar oluşmayabilir. Koşullar ve imkanlar anında değerlendirildiğinde bir anlam ifade edebilir ve lehte bir sonuç ortaya çıkarabilir. Doğru değerlendirilmediği taktirde ise daha korkunç sonuçlara yol açabilir. Bu durumda en çok acı çeken hiç kuşkusuz yine kadınlar olur. Ben kadın derken sadece Kürt kadınlarını kastetmiyorum. Bu durum hangi halktan ve kesimden olursa olsun bütün kadınlar için geçerlidir. Kadının kendisi zaten erkek egemen sistemden ve onun ürünü olan toplumsal cinsiyetçilikten kaynaklı ezilen bir cins, sınıf ve ulustur. Bu açıdan Önderliğimiz kadını ezilen ilk cins, ilk sınıf ve ilk ulus olarak tanımlıyor. Yani kadının şu yada bu toplumsal tabakadan, sınıftan oluşu, burjuva, küçük-burjuva, köylü oluşu kadının sömürülen cins ve kesim olma gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Kısacası savaş nasıl ki bütün kadınların varlığına en büyük saldırı ise barış da bütün kadınların varlığına en değerli katkıdır.

Bu noktada sorun örgütlenmedir. Kadın, gücünü, bir örgütlülük temelinde birleştirir ve bunu özgürlük mücadelesinin eylem alanına akıtırsa hiçbir güç demokrasinin ve barışın önünde engel olamaz. Kadındaki mücadele ve eylem potansiyeli hiçbir kesimde bu derece yoğunlaşmış, canlı ve dinamik değildir. Hiçbir potansiyel kadındaki potansiyel kadar acıyla bilenmiş ve binyılların derin özgürlük özlemiyle buluşmuş değildir. Kadın gerçeği buyken tabii ki devletin baskıları karşısında tepkinin zayıflığı anlaşılır olmaz. Mesela çok sayıda kadın arkadaş tutuklandı. Bütün bu kadınlar demokrasi ve barış çalışması yapan ve bu konuda büyük emek harcayan kadınlardı. Bu durum karşısında Türkiye'deki kadınlar ve özellikle kadın özgürlük mücadelesi veren, kadın duyarlılığı, demokrasi-barış 'özgürlük duyarlılığı olan kadınların kıyamet koparması gerekiyordu. Türkiye'yi ve bölgeyi sarsan, dünya'da yankı uyandıracak bir mücadele ve eylem gücü ortaya koymaları gerekiyordu. Ancak maalesef bu konuda içine girilen pozisyon oldukça etkisiz ve edilgen bir pozisyondur. Saldırıya uğrayan ve tutuklanan bu kadınlar kadınların ve halkların özgürlük, demokrasi, barış mücadelesini veren kadınlardır. Bu kadınları, tüm kadınların ve özellikle kadınların özgürlüğü için mücadele ettiğini söyleyen tüm kadın hareketlerinin ve bireylerin çok güçlü bir biçimde sahiplenmesi gerekiyordu ve halen de gerekiyor. Bu güne kadar yaşanan zayıflık bundan sonraki süreçte özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yükseltilerek ve radikalleştirilerek telafi edilebilir.

- Öcalan Kürt sorunun çözümünde 1921 anayasasına vurgu yaptı. Bu anayasa güncellenerek nasıl alternatif bir anayasa haline getirilebilir?


- 1921 anayasasının güncellenmesi ancak 12 Eylül faşist darbesi altında şekillenmiş mevcut anayasanın Türkiye cumhuriyetinin temel kuruluş ilkelerini esas alarak ve dünyada küresel çapta yaşanan hızlı değişim ve dönüşümü de dikkate alarak demokratik temelde yapılanmasıyla olur. Türkiye'de yeni bir anayasa hazırlarken, 21. yy'ın öne çıkan temel çelişkilerinden cins, ekoloji, kültür çelişkilerini temel alması yanında, Kürtler başta olmak üzere diğer etnik ve mezhepsel kesimlerin siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik, hukuksal haklarını tanımayı esas alması demokratik anayasa oluşturmanın gereğidir. Türkiye çatısı altında yaşayan halklara ve farklı mezhep ve kültürel oluşumlara, özgürlük ve demokrasi tanımayan bir anayasa, yaşadığımız çağa ve toplumsal taleplere cevap oluşturmayacaktır. Değişiklik adına anayasa da yapılacak kelime oyunları sonucu değiştirmeyecektir. 12 Eylül anayasası darbeci zihniyetle örülü bir anayasadır. Anayasanın zihniyetinde ve ruhunda problem vardır. Zihniyeti ve ruhu faşist, militarist, farklılıklara karşı inkarcı ve imhacıdır. Esas olarak bu zihniyetin değiştirilmesi gerekiyor. Bu zihniyetin değiştirilmesi için de anayasanın komple ele alınıp demokratik kriterlere göre ve demokratik cumhuriyetin ilkelerine göre yeniden bir anayasa oluşumuna gitmek gerekiyor.

- Hazırlanacak olan yeni anayasada sizce hangi temel hususlara yer verilmelidir?


- Başlangıç açısından her şeyden önce Türk devletinin üniter devlet fobisinden kendisini kurtarması gerekiyor. Kimsenin üniter devletin varlığına bir şey söylediği ve karıştığı yoktur. Biz diyoruz ki, üniter devlet yine olsun. Ama bu üniter devlet çatısı altında Kürtler 1921 anayasasının da öngördüğü gibi demokratik özerk Kürdistan yapılarını oluştursunlar. Kendi siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik yapılarını kursunlar. Komünlerini, meclislerini, kooperatiflerini, sivil toplum örgütlerini, okullarını, mahkemelerini örgütlesinler. Yerel yönetimler yetkilendirilip insiyatifli kılınsınlar. Kürtler kendi yönetimlerini kendileri seçsinler. Kendilerini kendileri yönetsinler. Kendi kendilerini yönetme inisiyatifine ve hakkına sahip olsunlar. Özgürce siyaset yapsınlar ve kültürlerini özgürce yaşasınlar. Her etnik ve mezhepsel kesim-topluluk aynı biçimde özgürce yaşam hakkı ve şansı kazansın. Bunun kime ne zararı olur ki! Bu Türkiye'nin üniter devlet yapısını bozmaz. Devlet politikası klasik tarzda kendisini üretmekten vazgeçmezse büyük ihtimalle altında kalan kendileri olacaktır.

- 15 Temmuz'a kadar gelişecek olan süreçte demokrasi ve barışın gelişmesi için sizce neler yapılmalı?


- Devlet yöneliyor diye bu iş olmaz deyip oturmak olmaz. Böyle bir tutum demokrasi mücadelesi veren insanlara yakışmaz. Egemen ve baskıcı siyasal rejimler irademizi tanımıyorlar diye teslim mi olacağız? Hayır, asla! Zaten egemen ve baskıcı rejimlerin elde etmek istedikleri sonuç budur. Buna gelmek tüm demokratik ve insani erdemlere ihanetle eşdeğerdir.

Biz eylemsizlik sürecini geliştirirken Türk devleti şöyle veya böyle pratik adımlar attığı için bu süreci geliştirmedik. Veya devletle belli noktalarda anlaştığımız için de geliştirmedik. Devletin temel iktidar güçleri ile herhangi bir diyalogumuz da söz konusu değil. Biz bu süreci tümden kendi irademizle geliştirdik. Bu süreci kamuoyunda olgunlaşan zemine dayalı barışa şans tanıma ve süreci barış sürecine zorlama temelinde bir mücadele süreci olarak geliştirdik. Bu süreçte herkes üzerine düşeni yapar, etkili bir barış ve demokrasi mücadelesi verirse, toplumsal barışa da kapı açılmış olur. Sürecin evrileceği zamanı belirleyecek olan güçlerin mücadele aktivitesi ve nitelik düzeyidir. Bu süreçte kim etkili ve yetkin bir mücadele verirse, O, insiyatifi ele geçirip süreci istediği biçimde ilerletebilecek ve tarihe rengini verebilecektir. Bu anlamda süreç hiçbir biçimde seyirci kalmayı kaldıracak bir süreç değildir.

Somut ne yapılması gerekiyor diyorsanız eğer; mesela Türkiye'nin her yerinde dev yürüyüşler ve mitingler düzenlenebilmelidir. Her yerde ciddi ve etkili çalışılsa ve toplum örgütlendirilse bir günde Türkiye'nin ve Kürdistan'ın her yerinde yüz binlerce ve milyonlarca insan çok rahatlıkla sokağa dökülebilir. Halklar ve toplum, toplumsal barışa ve demokrasiye derinden bir susamışlığı yaşamaktadır. Ciddi- güçlü-gerçek bir örgütlülük, milyonları meydanlara dökebilir. İşte o zaman bu görkemli demokrasi gücü karşısında herkes hesabını doğru yapmak zorunda kalacaktır. Tabii ben bunu söylerken hiç kimse bu dönemler geride kaldı demesin. Kadınların ve halkların örgütlü ve eyleme dökülmüş dev iradesi en demokratik çözümleri geliştirmeye kesinlikle adaydır. Kadınların ve Halkların örgütlenmiş, örgütleşmiş ve eylemselleşmiş iradesine yürekten inanmak ve güvenmek gerekiyor. Demokrasi ve barış esas gücünü, kadınların ve halkların örgütlü iradesinden alır.

Günümüz toplumu ve halkları kadının konumuna düşürülmüşlerdir. Tüm kadınlar gücünü birleştirirse bütün topluma en etkili öncülüğü yapabilirler. 15 Temmuz sonrasını ve daha da sonrası süreçleri belirleyecek olan kadınların öncülüğünde gelişecek barış ve demokratik mücadeledir. Bu mücadelenin binbir çeşit biçimi vardır. Dediğim gibi dev yürüyüşlerden tutalım yaygın bir diplomasi hareketine kadar, yoğun toplantı ve panellerden tutalım küçük büyük en geniş demokratik tepkilere kadar... Ancak içinden geçtiğimiz zaman dilimi çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu süreçte inkar ve imha siyasetini boşa çıkaracak, demokratik çözüm sürecinin önünü açacak güçlü bir demokrasi seçeneği ortaya çıkmazsa daha da kayıplı ve kanlı bir süreç herkesi bekliyor olacaktır.


YazdırYazdır | kEditor | 29.06.2009, 18:36:00


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok

  
İlgili haberler

İlgili Yazılar
'Sıkışan' kim? - (Makale)


 Yukarı çık