AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Haberler / Kültür - Sanat

Bugün Ahmet Kaya'nın 6. ölüm yıldönümü

16 Kasım bugün, Ahmet Kaya'nın ölümün Altıncı yıldönümü. Paris'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölen sanatçı, Türkiye ve Avrupa'da düzenlenen etkinliklerle anılıyor.

Ahmet Kaya'nın 1957 sonbaharında doğduğu şartlar düşünüldüğünde, ömrünün çoğunu sonbaharlarla geçireceğini tahmin etmek pek de güç değildi. Ne kumaş fabrikasında işçi olarak çalışan babasının dünyayı değiştirmek gibi bir iddiası vardı, ne de doğduğu şehir Malatya'nın ve ailenin kırk metrekarelik evinin dünyanın güzelliklerini rahatça görebilecekleri bir penceresi. Aile, babanın emekli olması ve alınan emekli maaşının geçinmeye yetemeyecek kadar az olması nedeniyle Malatya'yı terk edip yeni bir iş ve çocuklar için daha iyi bir gelecek umutlarıyla İstanbul'a göç etme kararı alır. Dönem, tüm Türkiye'de göç dönemidir.

Yüzlerce otobüs ve kamyon doğudan, batıdaki şehirlere ve özellikle de İstanbul'a her gün umut taşımaktadır. Ahmet, ilk kez gördüğü denizi kocaman bir dere sanmış, eşyalarının bulunduğu kolilerin üzerinde yazan 'Malatya' yazısından dolayı küçümsendikleri bir şehre geldiklerini, 'öteki' olduğunu fark etmiştir. Ne bildiği kültürü tamamen bırakabilir ne de İstanbul'u Malatya yapabilir. Müzikle yatıp müzikle kalkmaktadır. Halk Bilimleri Derneği'ne gidip gelmeye ve oradaki kültürel çalışmalara katılmaya başlar.

Darbe yılları

12 Eylül sabahı Türkiye, askeri marşlarla uyanır. Neredeyse tanıdığı herkes hapishanelerde ya da bilinmeyen bir yerlerdedir. 1984'e gelindiğinde Ahmet müzik şirketlerinin kapısını aşındırmaktadır. Şarkılarının bilinen hiçbir türe benzememesi ve toplumsal mesajından korkulması nedeniyle hiçbiri albümü yapmaya yanaşmaz. Ancak Ahmet'in adı ve şarkıları dillerde dolanmaya başlamıştır. Konserlerinin umulanın üzerinde ilgi görmesi üzerine, elde kalan küçük bir parayla albümünü kendisi yapmaya karar verir. 'Ağlama Bebeğim' albümü yayımlanır yayımlanmaz toplatılır ve Ahmet Kaya gözaltına alınır. İlk mahkemede hakim, Ahmet'in 'Ağlama Bebeğim' şarkısındaki 'Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar' sözlerine takılmıştır. O güzel yerlerin nereler olduğunu sorar. Yargılama kısa sürer ve Danıştay kararıyla albüm serbest bırakılır. Hiç beklenmedik bir şekilde albüm önce hapishanelerde, sonra sokakta inanılmaz bir ilgi görmeye başlar. Çoğu konserde gözaltına alınır, tutuklanır. 

90'lı yıllar... 

90'lar, Anadolu topraklarındaki bitmeyen kavgaların bir yenisinin iyiden iyiye alevlenmesiyle başlar Türkiye'de: Kürt sorunu. Türkiye'nin doğu illerinde PKK ile Türk ordusunun mücadelesi kısa zamanda etkisini tüm Türkiye'de gösteren bir iç savaşa dönüşür. Türkiye'nin dört bir yanında her gün olaylı, gösterili cenazeler kaldırılır. Bölge'de her aileden birkaç kişi dağlara çıkıp savaşmaya başlamakta, yas hiç bitmemektedir. 'Kürt diye bir şey yok, Kürtçe diye bir dil yok' denildikçe tepki daha da büyümektedir. Savaş ortamının gergin günleri ve sert önlemler sırasında medya, Kürt sözcüğünü korkulacak bir sözcük haline getirir.

Kürt dilinin ve kültürünün kabul edilmesi ve buna saygı gösterilmesi gerektiğini söyleyen birçok insan da vatan haini ilan edilmeye başlar. Bunlardan biri de Ahmet Kaya'dır. Medyanın uzattığı hemen her mikrofonda, her konserinde, her televizyon programında bu sorunu dile getirir Ahmet Kaya. Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmesini değil, daha da birleşmesini istediğini ve tam demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti'nde kardeşçe yaşamak istediğini anlatmakta, devletin bu ülkede Kürtlerin de yaşadığını kabul etmesi gerektiğini vurgular hep. 'Kürt diye bir şey yok' demenin sorunu hiçbir şekilde çözmeyeceğini söyler durur. Ahmet 'Kürt' dedikçe basında çıkan Ahmet Kaya haberleri sertleşir.

Yılın sanatçılığından, istenmeyen adama

Neredeyse her albüm sonrası olduğu gibi '98 yılında da bu kez Magazin Gazetecileri Derneği'nin halk oylarıyla belirlediği 'Yılın Sanatçısı', Ahmet Kaya olmuştu. 10 Şubat 1999 gecesi Türkiye'nin en ünlü sanatçılarının bulunduğu bir salonda ödül töreni yapılıyor, televizyonlardan canlı yayımlanıyordu. Herkes sırasıyla çıkıp ödülünü alıyordu. Sıra Ahmet Kaya'ya geldi, 'Giderim' isimli şarkısını söylemek için mikrofonu eline alıp şu konuşmayı yaptı: 'Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği'ne, Cumartesi Anneleri'ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klipi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.'

Yaptığı konuşmaya karşı çeşitli protesto sesleri yükselirken, Ahmet Kaya, elinde ödülü, her zamanki tavrıyla, gülümseyerek şarkısını söyledi. Şarkısını bitirince mikrofonu bırakıp yerine doğru yönlenmesiyle bazı sanatçıların(!), gazetecilerin, magazin dünyasının bilinen isimlerinin masalarından önce yuhalamalar yükseldi ve hemen ardından sağdan soldan Ahmet'e çatal bıçak fırlatmaya başladılar. Tüm Türkiye'nin gözleri önünde, canlı yayında kameraların ve ayaklanmış insanların arasından Ahmet'in acı gülümsemesi görünüyordu. Sunucular durumu toparlamak için alelacele sıradaki şarkıcıyı sahneye çağırdılar. Bu şarkıcının, bu hassasiyetin üzerine son derece provokatif davranarak, şarkısının sözlerini değiştirerek ('Bu devirde kimse sultan değil, hükümdar değil, padişah değil / Atatürk yolunda tüm Türkiye / bu vatan bizim / ellerin değil') gibi bir kahramanlık marşı haline getirerek okuması arttırır.

Yine yargısız infaz

Kaya çifti 11 Şubat sabahı hiç yaşanmamış bir yargılamayla baş başa kalmışlardı. Ülkenin birçok gazetesi olayı baş sayfadan vermiş, tüm ana haber bültenleri dakikalarca bu haberi geçmiş ve Ahmet'i vatan haini ilan etmişti. İlk sorgudan sonra tutuklanıp cezaevine gönderilen Ahmet Kaya, aynı gün avukatlarının yaptığı itirazla serbest bırakıldı. İlk mahkemede Savcı, 'Vatana İhanet' suçlamasıyla 13 buçuk yıl hapsini istedi. Savunmasında, kendisini hiçbir yere ait görmeyecek kadar dünyalı, duygularını hiçbir biçimde daraltmayacak kadar evrensel yaşayan bir müzik adamı olduğunu, dünyanın bütün dillerini, dinlerini, uluslarını ve onların kültürlerini, inançlarını, şarkılarını sevecek ve onlara hoşgörüyle bakacak kadar büyük bir yüreğin sahibi olduğunu söyledi.

1999 Haziranı'nda Kürtçe şarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettiği gecenin ertesinde, sabah 4'te yağmurlu bir günde İstanbul'a kırgın, yorgun ve bir dost uğurlaması olmaksızın veda etti. Avrupa'da kaldığı süre içerisinde konserler veriyor ve basın tarafından izleniyordu. Basın, Ahmet'in her söylediğinden anlamlar çıkarıp üzerine geldikçe Ahmet hırçınlaşıyor, yalnızlaşıyordu. Ne tam göç etmişti oraya, ne tam olarak yurdu belliydi Ahmet'in. Ahmet Paris'teki sürgün evinde her an İstanbul'daki evine dönecekmiş gibi yaşamaya çalışıyordu. Okuyor, Kürtçe ve Fransızca dersler alıyor, konserlere gidiyordu. Yeni şarkılar yapıyor; ama bilinmez bir içgüdüyle ve kendisi için kurduğu stüdyoda özgürce çalışamamanın tepkisiyle hiçbirini kaydetmiyordu.

Birilerinin bilinçli iradeleriyle giderek açılıyordu ülkesiyle arasındaki mesafe ve giderek uzaklaştırılıyordu 'dönüş' umudundan. Hiç değilse içinde Kürtçe şarkının yer aldığı son albümünü çıkarmak istiyordu. Sürgün, Ahmet'te hastalıklara neden olmuştu. 15 Kasım günü, ailesiyle birlikte doktora giderek gerekli ön ilaçlar alınarak 17 Kasım'daki hastane randevusuna hazırlandı. Gülten ve kızı Melis, 16 Kasım 2000 sabahı Paris'teki evde bir gürültüyle uyandılar. Koridorda boylu boyunca uzanmış duruyordu Ahmet. Çok çabaladılar; ama Ahmet'in yorgun ve kırgın kalbi yeniden çalışmayı reddetti. Ardında, biri henüz yayımlanmamış 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasında en az bir mısra bırakıp gitti ozan. Ertesi gün onu uğurlamaya Türkiye'den ve Avrupa'nın her yerinden 30.000'in üzerinde seveni geldi Paris'e. Hep bir ağızdan şarkılarını söyleyerek aşkın ve tarihin mezarlığı Peré Lachaise'e teslim ettiler Ahmet'i.

Onu yapayalnız bırakan dostlarının şimdi meydanlarda Kürtçe şarkılar söylediğini; halkın, Ahmet Kaya adını bayrak gibi taşıdığını göremedi. Ahmet Kaya, kendisini hain ilan eden gazetelerin köşe yazarlarının birer birer ona yapılan haksızlığı yazmaya başladıklarını, onu yalnız bıraktıkları için duydukları pişmanlığı anlattıklarını, hatta onu ölümsüz ilan ettiklerini, Ahmetsiz bir Türkiye'nin çok renksiz kaldığını söylediklerini göremedi. Onun şarkılarından vazgeçemediler ve tıpkı onun son bir yılında ısrarla söylediği gibi 'bir şarkıyla bir ülkenin bölünmeyeceğini' anladılar.

Belki bugün hala yüz binlerce insanın onun şarkılarını dinleyip onu özlediğini, ömrünün sonunda özgürce dolaşamadığı sokaklarda şarkılarının her gün binlerce kez çalındığını, Pere Lachaise'de dünyanın her yerinden birçok değerli muhalifle paylaştığı ebedî mekanına, özlemiyle öldüğü toprakların bağrından çıkmış ve üzerinde onun Türkiye'sinin motifleriyle süslenmiş bir yapıyla anıtlaştırıldığını görebilseydi, ona o hepimizin yakından tanıdığı gülümsemesini iade etmiş olabilirdik. Ve belki dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı bir daha anadilinde bir şarkı söylemek uğruna linç edilmezse ona yaşatılanlara bir daha asla üzülmeyecektir şimdi bulunduğu yerde... Onu artık yorganının üzerindeki Mezopotamya Güneş'i ısıtıyor.

Anma törenleri

Ahmet Kaya, sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği birçok etkinlikle Türkiye ve Avrupa'da anılacak. Ailesi ve dostları tarafından Paris'teki mezarı başında tören düzenlenecek. Sanatçının ölüm yıldönümü dolayısıyla Diyarbakır'da özel bir anma töreni gerçekleşecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin organize ettiği tören, Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda bugün saat 19.00'da. Programda Ahmet Kaya belgeseli gösterilecek ve Büyükşehir Müzik Topluluğu Ahmet Kaya şarkılarını seslendirecek.



YazdırYazdır | kEditor | 16.11.2006, 12:58:00


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok

  
İlgili haberler

İlgili Yazılar

Okuyucu değerlendirmesi