| |
|
|
|
|
 |
Üye
Mesaj sayısı 20
Kayıt Tarihi: 06.05.2009, 01:18:11
|
Türkiye’deyken üst aramalarda günde birkaç defa durdurulup aranmaya alışmıştım. Okula girerken, konserlerde, devlet dairelerine girişte. Şehirler arası yolculuklarda da otobüsler durdurulur yine herkesi aranırdı. İnsanı canından bezdirirlerdi...
Zaten bu aramalar bir şey bulunacağından değil, sadece insanları bıktırmak ve onların egolarını tatmin etmekten başka bişey değildi...
Benim ilk Avrupa gelişim... Hala dün gibi hatırlarım. Benim için traji-komikti. Aklıma geldikçe hala da kendi kendime hem gülüyorum, hem üzülüyorum. Dilsiz bir insan nasıl yaşarmış. Dil bilmezlik ne kadar zor, anadilini iyi bilmeyen bir insan başka dili çok daha zor öğreniyor...
Norveç’çe ilk geldiğim günü hiç unutamam. Kalbim göğüs kafesimi yırtıp dışarı fırlayacakmışcasına hızlı çarpıyordu. O kadar heyacanlıydım ki, ne de olsa özgür bir ülkeye gidiyordum. Rüyamda bile hiç özgür olamamış biri olarak, hayal bile edemiyordum. Benim heyecanım ondandı...
Oslo havaalanında erişebilmiş olduğum bir fincan kahvenin yarısını buz gibi hava yüzünden zangır zangır titreyen parmaklarımda bu kutsal ülkenin kutsal halısına dökmüş ve bundan da büyük bir utanç duymuştum...
Bu olay Türkiye'de başıma gelse önemsemezdim bile. Ama şimdi Norveç topraklarındaydım. Bu ülkeyi bana öyle anlatmışlardı ki, yemek yerken lokmalarınızı ısırmadan önce bile, affedersiniz demeyi gerekli sanıyordum. Kendimi ilk bir sene fahri bir kültür elçisi sandığımı itiraf etmeliyim...
Anonstan hemen sonra bütün yolcular uçağa bindi. Tam vaktinde Oslo havaalanına indik. Bavullarımız da hemen geldi. Her şey ne kadar düzenli ve dakik işliyordu. Hayran kaldım. Bavulumu alarak sıraya girdim. Ortalarda bir yerdeydim. Annamın lafıydı oğlum hep ortalarda dur diye tembih etmişti. Kimse birbirinin önüne geçmeye çalışmıyor. İtişip kakışmıyordu. Evet iyi ki de gelmiştim. İşte medeniyet buydu. Tam yaşanacak yer. Görevli polis memuru uzatılan pasaportların kapaklarına şöyle bir bakıyor, sonra geçmelerini rica ediyordu. Öyle bavul aramak falan yok. Aman Allahım Türk polisiyle ne kadar farklıydı. Üstelik her gelene ‘’hoşgeldiniz’’ deyip pasaportlarının kapaklarına baktıktan sonra da iyi günler bile diliyordu. Gelde şaşma işte buydu demokrasi buydu medeniyet. Türkiye de polisler insanlara promlem yaratmak için bahane ararken burda kiler , ne kadar candan ve yardımsever ve görevlerini tam hakkıyla yapıyorlardı...
Beyaz saçlı, sarıyla beyaz arası kalın kaşlı, hafif pembe yanaklı, güler yüzlü, tombulca babacan bir memurdu. İçimden boynuna sarılıp öpmek geldi. Kuyruk kısa sürede eridi. Artık polis üniforması giymiş meleğin karşısındaydım. Gülümseyerek pasaportumu uzattım. Ama onun yüzündeki gülümseme silindi aniden. Kalın kaşları, sertleşen gözlerinin üzerinde çatıldı. Pasaportuma bakarak...
"Türk’müsün" dedi sert bir sesle. Vakurla ve göğsümü şişirerek "yok" dedim. Ben Türkiye'de yaşayan bir Kürdüm. Hayret... Bana 'geç' falan demedi. Pasaportumu iyice incelemeye başladı. Bir bana bir de pasaporttaki resme bakıyordu. Vesıkalık fotoğraflarda da hep çirkin çıkarım. Arkamda uzun bir sıra oluştu. Bu topluluktan beni hedef alan bir kaç faşist Türk vatandaşından homurtu işittim. Ama pek kulak asmadım. Benim suçum değildi ya. Eğer pasaportum geri verilse ben de, yalı kazığı gibi dikilmeye meraklı değildim. Neden sonra polis bana yandaki bir kapıdan içeri girmemi sert bir baş işaretiyle emretti. Eh ne de olsa geldiğim yerden çok tecrübeliyim, itiraz etmeden hemen emre itaat ettim. Yüzümde derin bir hayret ve hayal kırıklığı ifadesiyle kapıdan içeri girdim. Hay Allah şimdi surada ki insanlar benim hakkımda nasıl bir kanı edinmişlerdir diye üzüldüm...
Acaba yüzümde mi bir uğursuzluk vardı? Gerçi yollarıma kırmızı sererek karşılamarını beklemiyordum ama böyle herkes içinden tek beni seçmek demek ki milli piyango bana vurmuştu. İçerde sakallı ve en azında benim üç katım olan bir polisle karşılaştım. Bavulumu yüksek bir tezgahın üstüne koymamı işaret etti. Norvec’çe bilmediğimi, soran ve şaşkın bakışlarımdan anlamıştı herhalde. Birden aklıma geldi. Şimdi bu adam bavulu açar da hakkım olan bir şişe yerine, iki şişe getirdiğimi görürse rezil olacaktım. Polis bavulumu açıp da içindekileri tezgahın üzerinde dökünce koktuğum başıma geldi. Yüksek bir sesle aahaa’’ çekerek rakılardan birini alarak tezgahın uzak bir köşesine koydu. Başını büyük bir edepsizlikle karşılaşmışcasına mütemadiyen sağa sola sallıyordu. Bende başımı eğerek pabuçlarımı kontrol etmeye başladım...
Şu kafa sallamayı bıraksa artık. Bu adama nasıl anlatırım şimdi, 'nepxer u nep alla Hemo istemeseydi, bu rakı zıkkımı belki bunlar başıma gelmezdi' diye dşünüyordum. Kafa sallamayı bırakarak bavuldaki eşyalarım astarlarını kontrol etmeye başladı. Kutulara karşı müthiş merakı var. Krem kutumu açıp eliyle bir şey aradı. Ama içinde kremden başka bir şey olmadığı için bayağı sinirlendi. Elini silmesi için ona bir selpak takdim ettim...
Yine başını eğerek bir arkeolog ciddiyeti ve hevesiyle eşyalarımı karıştırmaya devam etti. Suratımı asarak küskün bir ifadeyle, derin çalışmalarını seyretmeye başladım...
Aman tanrım o da ne! Cebinden sivri bir bıçak çıkarttı. Yok niyeti beni değil bavulumu kesmekmiş. İyi, iyi beni bırak da bavulumu doğra. Ne yapalım cana geleceğine mala gelsin. Aradığı neyse bavulun deşilmiş parçalarının arasında da bulamadı. Adamcağız sinirden nerdeyse bavulu atomlarına ayıracak. Bavulu lokma, lokma doğruyor. Ne aradığını bilsem ve ya dilini konuşa bilseydim söylerdim, yardimci olurdum. Acaba Türk lokumu arıyordu mahçup oldum adama. Evet kesin bu Türk lokumu seviyordu da utancından söylemiyordu. Yasak diyerek el koyacak, ben gittikten sonra da afiyetle yiyecekti. Eşek kafam niye düşünmedim ki. Hala arıyor, ama nefile , bavulumda değil lokum tatlı namına hiçbir şey. Yahu bu bir de niye bavulunda lokum yok diye beni dövmesin. Olur olur, eloğlu. Al işte bavulu bıraktı bana doğru geliyor...
Soyunmamı kendi üstünde tarif ederek işaret etti. Dövmeyecek. Ama üstümde lokum da taşıyamam ki. Canı çekmiş adamın, belki bir yerimi saklamışımdır diye düşünüyor olmalı herhalde. Yahu olsa senden mı saklayacam yok işte. Bundan sonraki seyahatlarımda yanıma bol bol lokum, sigara, şekerleme gibi şeyler almayı unutmayacağim. Türk polisi aç rüşvet para isterler, bunların paraya pek ihtiyaç duymazlar demek ki bunlarda lokum tatlı falan istiyorlar medenice. Bu bana ders olsun. Ne hakkım var, benim böyle adamı hevesle arattırmaya. Norvec’çe bilsem olmadığımı söylerdim işte. Neyse ceketimle gömleğimi, pantalonumu çıkarttım. Bir tek atletimle donum kaldı üzerimde. Çıkartığım her parçayı dikkatle inceledi. Ceketimi yırtmasında korkumtum çok soğuk buralar nasıl yapacağm diye. Ama yırtmadı, ceplerindekini boşaltı silkeledikten sonra bıraktı. Atletimi çıkartmamı işaret etti. Yok artık, atlete ne saklanır yahu. Ne yapayım inansın diye onu da çıkartım. Havalar da buz gibi soğuk. Islak kedi gibi titremeye başladım. O arada korkunç bir şüphe sardı içime, yahu bu çam yarması adamın niyeti başka olmasın...
Ya böyle bir şey arıyorum numarasıyla beni söymaya çalışırsa. Olur mu olur. Gazetelerde okuduğum kadarıyla bu dünyada neler olmuyordu ki. Sanki düşündüklerimi onaylamak içic , donumu da çıkartmamı işaret etti. Aman Allahım yok artık...
Niyetin ne sapık herif! Sen beni ne zannettin faşist bir ülkeden geliyorum diye ben şerefim için yaşıyorum. Kafamla kesin bir hayır işareti yaptım. Yok herif çam yarması anlamıyor. Israrla donumu çıkartmamı işaret etmeye devam etti. İşaret parmağımla yukarıyı (Allah) göstererek onun kızacağını belirtim...
Zannetim anladı. Gülmeye başladı. Ama ısrarında devam ediyor. Tatlı dille bir şeyler anlatıp beni iknaya çalışıyor. Ben nerden biliyim onun uyuşturucu aradığını. Yabancı bir memleketteyim zulümden kaçmışsım özgürlük ülkesine gelmişsim, şimdi karşımda çam yarması iki tane türk polisten daha büyük adamın karşısında donla kalmışım...
İçimden bildiğim bütün dualarım okuyorum. Çok fazla bildiğim dualar da yok hep aynı dualar okuyorum. Aynı duayı on kez okuduğumu hatırlıyordum. Pis herif o kadar yolcunun içinde bula bula beni mı buldun. Nedir bu bizim Kürtlerin kaderi, Türkiye de zaten her zaman işkence saçma sapan yasaklar ve herdem hor görmek potansiyel suçluyduk daima, şimdi de Avrupa da kısmetime yine aynı zulüm düştü..
Tipine bakan da seni iyi adama benzetir. Polis nerdeyse gülmekten bayılacak. ‘’Boşuna gülüyorsun çünkü emeline nail olamayacaksın.’’ Diye geçirdim içimden. Adam bana doğru yanaşmaya başladı. Bende geriye, geriye kapıya dayanarak sırtımı sağlama aldım. İri yarı da çam yarması bir herif. Belinde silahı var. Allahtan akıl edip de onu çekmiyor. Çekse de, gülmekten nişan alıp beni vuramaz. Belki de ölü Türkiyeden gelen bir Kürt işime yaramaz diye düşünüyor. Adam herhalde gülmekten ölecek bende kurtulucam diye bir umuda kapıldım. Sadist herif bunda gülünecek ne varsa...
Aramızda iki adım mesafe ancak kaldı. Belki birisi duyar da yardım eder diye var gücümle ‘’Heeeeeelp! Diye öyle bir bağırdım ki, havaalanı çın çın öttü. Polis şaşırıp bir an durdu. Herhalde benden bunu beklemiyordu. Kapının hızla açılmasıyla sapıkla çarpıştık. Fakat atik davranarak beni tutamadan kendimi tezgahın üzerine attım. İçeriye giren polis bir bana bir arkadaşına baktı. Yeni gelen polise iki gözüm iki çeşme hem ağlıyor hemde yarı Kürtç Türçe biraz ingilizce derdimi anlatmaya çalışıyordum. Fakat yeni gelenin de eskisinden aşağı kalır yanı yoktu. Arkadaşını dinledikten sonra o da gülmeye başladı. Şimdi ikisi birden tatlı bir ses tonuyla beni ikna etmeye çalışıyorlardı...
Allahım ne kadar zalim adamlar, şu halimi neo-naziler bile görse acıyıp yardım ederdi. Son bir umutla yine help diye bağırmaya başladım. Panik içindeydim. Ellerini dudaklarına götürerek sus işareti yaptılar. Yok bir de susacaktım. O sırada yeni gelenin kapıyı açık bıraktığını farkettim. Üzerimde bir tek don olduğu halde kendimi dışarı attım. O türlü rezil olacağıma, bu türlü olurum. Kocaman salonda bir taraftan ‘’help’’ diye bağırıp bir taraftan da koşuyordum. Bu adamların elinden kurtulsam bile mermer zemine çıplak ayakla basmaktan zatürre olup ölme ihtimalim bayağı yüksekti...
Bana gülen yolcuların kahkahalarını duyarak bir an durdum. Gülün, gülün inşallah bir gün sizin de başınıza gelir. O zaman görürsünüz gülmeyi. Bana bakıp güleceğize o polislerin yüzlerine tükürsenize ya. Yolculardan bazıları polisleri durdurup bir şeyler sordular. Sonra gülmeleri daha da arttı...
Sapık polisler insafa gelmiş olmalılar ki bana yaklaşmadan uzaktan elleriyle oturmamı işaret ettiler. Her ihtimale karşı oturmadım. Ayakta ve kaçışa hazır bir vaziyette bekledim. Polisler dönerek geri gittiler. Salonda boşalmıştı. Biraz sonra ikinci sapık polis elinde, üzerinde dumanı tüten plastik bir bardakla yanaşmaya başladı. Bir kaç adım geri gittim. Eliyle korkmamamı işaret etmeye çalışıyordu. Neyse fazla yaklaşmadı bardağı yere bırakarak geri gitti. Gidip bardağı aldım. Kahve vardı içinde. Pantalonum tezgahın üzerinde. Ne kadar tutuyorsa cebimden alınız’’ diye Kürtçe bağırdım. Yine güldüler. Ne anladılarsa. Salonun polislerden uzak kuytu bir köşesine giderek oturmadım. Kahvenin içine ilaç koyup beni uyutacaklarından korktuğum için son anda içmekten vazgeçtim...
İlk rastladığım polis, elinde elbiselerimle yaklaşmaya başladı. Diğer yolculara takındığı o babacan ifade vardı yüzünde. Biraz da acımayla bakıyordu bana. Kaçacağıma anlayınca olduğu yerde durarak elbiselerimi bana doğru fırlattı. O dönüp arkadaşlarının yanına gittikten sonra elbiselerimi alarak giyindim...
Apé Hemo sesini hoparlörlerden duyduğumda yanaklarım sevinç gözyaşlarıyla ıslandı. "Hetman polislerin senin hakkında kötü bir niyetleri yok. Sadece görevlerini yapıp üzerini aramak istemişler. Bu gayet normal. Bir çok kişi edep yerlerinde, hatta midelerinde Avrupa'ya uyuşturucu sokuyor. Çoğu da Türk onun için şimdi sakin ol ve kapıya gel. Korkmana gerek yok. Senden uzakta duracaklar. Beni rezil ettin..."
Evet hem onu rezil etmiştim hemde kendimi. İşte size dil bilmemenin zararlarına bir örnek...
|
Yazıcıya Gönder
|
|
|