| |
|
|
|
|
 |
Üye
Mesaj sayısı 20
Kayıt Tarihi: 06.05.2009, 01:18:11
|
Bu fani Dünya'da, benim ömrüm kırk yıldan beri acıların, ayrılıkların, sürgün, ve bulunduğum her yerin dillerini öğrenmek, onlara uyum sağlamakla geçmiştir.
Geçti diyorum, daha doğrusu acıların en büyüğü çekmişim ve sürünmüşüm desem yerindedir. Bu dil öğrenme benim ki hobi falan değil yanlış anlamayın.
Bir lisan bir insan masalına inanmayanlardanım, benim ki mecburiyettendi tabii ki.
Dil öğrenme maceralarım yedi yaşında Türkçeyle başladı.
Çok zorlanıyordum bir türlü aklım ermiyordu. Evet benim hayatımın ilk şokuna daha yedi yaşında taze kürpe beyinle başladık...
Evde "yadé yaboy"du okulda "anne-baba" oldu, "pivaz" "soğan" oldu, "şebeş" karpuz oldu, "tehlék" kavun oldu.. Yetmiyormuş gibi b,r de "eji bumum" ben!
Çok zorlanıyordum...
Herşey traji-komikti. Her sabah hiç bilmediğm dilde deli danalar gibi haykırarak bağırıyorduk. Marşın sonuda ise, hiç bir zaman bana huzur vermiyen, hep annemin masallarının içindeki korku, dehşet ve acılarla dolu her türlü vahşetin yaşandığı ve halka yıllarca yapılmış acı, zulüm ve sürgünler anlatırdı.
Her yaramazlık ta biz asker gelecek lafıyla korkutuluyorduk. Sonralar marşın son gizeminin mısraları öğrendiğimde, bir Türk olmaktan gurur duymadım. Ve son nefesime verenene kadar da gurur duymayacağım.
Sonrasına, tam dillerini çözeçeğim bir zamanda, işte o kahrolası (12 Eylül zamanı) geldi. Artık her taraflar asker doldu.
Sivillin nufusundan daha çok asker doldu, Doğunun her bölgesine.
Hergün evler "arama var" diye askerlerce basılırdı. Evde bütün erzakları karıştırır, çıkıp giderlerdi. Bir gün fareye benzeyen bir komutan köyümüze geldi.
Bütün köyü okulun bahçesinde topladı. Yüksek bir yere çıktı, başladı nutuk çekmeye... Tabii ki anlaşılmayan bir dille anlatıyordu. Bé Xwede, "evet" u "hayır"dan başka, kimse bir şey anlamadı. Köyde kaç ev varsa ev başı karakola bir silah getirilmesini emretti fare komutan ve çekip gitti. Köylüler eski tüfeki kurma çifte ne bulduysa toplayıp götürdüler karakola.
Fare komutan karakolda, "Ne bu lann? Eskileri getirdiniz" diye bütün köylüleri sıra dayağın geçirtdikten sonra birde onlara zorla köy korucu dayattı.
Köyü eşkiyadan koruyun diye. Asker hergün gelir, her geldiğinde değişik fantazi emirler getirirlerdi. İnsanlar bıkmıştı.
Günde bir kaç defa durdurulup aranmaya alışmıştım. Okula girerken, çıkarken, konser girişlerinde, devlet dairelerine girişte...
Köyde konser salonumuz olmasa bile bizim dengbejlerimiz vardı.
Şehirler arası, köy, mezra arası yolculuklarda arabada, eşek sırtında yürüyerek her saniye arama vardı. Artık çekilmez bir hal almıştı.
O güzelim dereler akmaz olmuştu. Tavuklarımız bile başkaldırmış, yumurtlamaz olmuşlardı. Hele köpekler havlamayı unutmaya yüz tutmuşlardı. Bazı hain köpekler tabii hemen askerle arkadaş olmuş, karakolun yanında ayrılmaz olmuştu. Asil olanlar, kin ve öfkeyle kabarıyor, üzgünce bakıyordu. Çok keresinde bende karakola misafir edildiğimi bilirim. Ama sayısını hatırlamam mümkün değil.
Hayatın artık çekilmez olduğu bir anında, bir zeytin tanesine bile muhtaç, fakir göçmenliği bize kaçınılmaz kılmışlardı. Ya korucu, ya sürgün? Sorunun üçüncü şıkkı yoktu. Tabii ki hemen pes etmedik.
Çok ısrar ettik joker hakkımızı kullanalım ''diye. Joker kullanma hakkımız da yoktu. Bizde dedik madem ki joker hakkımızı kullanamıyoruz, ikinci şıkkı hemen seçtik "ne çıkarsa bahtımıza ''diye. Payıma düşen sürgün ve göçmenlik. Bizi batıya sürdüler.
Amaçları belliydi. Bizleri aç, işsiz ve mesleksiz sokak çocukları haline getirmekti. Bende hızımı alamadım, sürgün alışkanlık yapmıştı. Avrupaya çocuk biletiyle gelmiştim. Geldim dedimde böyle THY veya KLM yollarıyla gelmedim. Öyle kolay gelmedim, yanlış anlamayın...
İlk vardığımda tekrar dil öğrenme savaşı başladı benim için. Artık benim için yeni bir kabustu şimdi de İngilizce öğrenmeye savaşı başlamıştı. Mecburdum, öğrenecektim. Az zamanlar olmadı yatağımın içinde ağlamalar... Allaha yalvarmalarım, dillerini öğreniyim, onlara uyum sağlıyım diye. Tam öğreneceğim sırada bu kez rüzgar beni kuzey kutuplarına, kartpostaların üzerindeki resimli ayıların, soğuğun daha fazla olduğu kesin olan, buralara savrulduk. Şimdi gelde İskandinavça öğren. İnsanları buzludur, beş bardak şaraptan sonra ancak ağızlarından bir kelime çıkar, onuda anlamak çok zor, çünkü bilinci yerinde olmayan serhoşturlar.
İşte yeni bir dil öğrenme savaşı daha. Artık üstelik burda iş bulmakda böyle kolay değil. Ağrı dağına çıkmaktan daha zordur. Hem okula gidiyordum, hem de iş arıyordum. Nereye başvursam benden belge istiyorlardı. Çöpçülüğe başvurdum, yine belge ve referans istediler benden. Tuvaletler beleştir burda, bekçilik burda pek geçerli bir meslek dalı değildir. Bende tuvalet temizliği için başvurdum. Yine benden uzmanlık belgesi istediler. Hergün iş ara, okula git derken az çok çevre tanıdım. Yeni dostluklar edindim. Yeni insanlar tanıdım. Birde dostlar iş de buldular bana (krematörlük) bir nevi imamlık işte.
İmamla ölüyü yıkar, benim ki ise ölüleri yakmaktı. Tabii ki kabul etmedim. Çok düşünmedim değil aslında, ek iş te olabilirdi. Bir ölüyü yakmaya (on bin kron) veriyorlardı.
Ben de hem biraz o iş üzerinde düşünüyor, hem de kütüphaneye doğru yürüyordum. Parasızlık, imkansızlık, hayat işte, insanların aklı düşüncelerle doludur. Kütüphaneye girdiğim sırada, Şükrü arkadaş beni görmüş.
Arkamdan sesleniyordu:
- Heval ne düşünüyorsun, kaç leşin var?
O anda hemen bulunan işten vazgeçtim. Yok, ben kesinlikle yapamam. Hemen aradım, teşekkür ettim
o işi yapamayacağım diye...
İşte tam bu bunalımlı günlerden birgün, okulda hocam beni çağırdı. Sınıf sakin, kimse yoktu. Bana, "çok dalgınsın, derin düşüncere dalıyorsun, neyin var?" diye sordu. Bende durumu hocaya anlattım. İş aradığımı, hangi kapıya gittiysem yüzüme kapandığımı anlattım. Hoca bana ülkedeki negatif insanların örneklerini verdi. "Yok hep kaçak çalışıyorlar. Vergi kaçırıyorlar. Sahte evlilik yapıyorlar. Cahil ve aynı zaman da tembeller, en kısa zamanda zengin olmak için her türlü yolu mübağ sayıyorlar, çapkınlar" gibi sözler söyledi.
Bana döndü şu meşhur soruyu sordu:
- Bu ülkeyi seviyor musun? Veya ülkeyi nasıl buluyorsun?
Hangi amaçla geldin, hedefin nedir? Zengin olup da köyüne dönüp, Norveç tarzında villalar mı yapmak yoksa burda bir kariyer sahibi olmak mı istiyorsun?
- Hocam biraz garip bir durum. Sanırım bu ülkenize karşı hiç bir kötü, art niyetim yok. Belki de senden daha çok seviyorumdur?
- Benden çok sevemezsin çünkü ben bir Norveçliyim...
- Ama senin karşılaştırma olanağın yok. Cehennemin azabını çekmemiş bir insan, cennetin güzelliklerini kavrayabilir mi? Soğuktan donmamış biri, sıcaktan zevk alabilir mi? Tabii ki ülkeni benden çok sevebilirsin ama değerini benim kadar iyi anlayamazsın...
İkincisi benim köyümü yakmışlar haritadan bile silmişler. O konu da gönlün rahat olsun, köyde villa tarzına istesem de müsade etmezler. Taş evi yaktılar, sen villadan bahsediyorsun. Hocam istesemde yapamam.
- Hep aynı hikaye, o zaman sen kendi ülkeni sevmiyorsun?..
- Hayır ben ülkemi, insanlarımı çok seviyorum. İşte benim ülkem yıllarca zulüm, sürgün, birbirine kırdırtma, ilkel zihniyetlerin yönetim şeklinden dolayı bu hallere geldi. Göçmenliğe muhtaç eden yobaz, dönek politikacılar ve nankör paşaların ihanetlerinden dolayı buralardayız. Ama Avrupa standartlarına erişirse, daha mutlu olacağım.
- Nasıl olurda bir insan iki ülkeyi aynı anda sevebilir? Böyle bir duygu olabilir mi?
- Bir insan nasıl oluyor da hem babasını hemde de çocuğunu sevebiliyor? Bu da öyle oluyor işte. Bunlar birbirleriyle çelişen sevgiler değil ki. Aksine birbirlerinin değerlerini pekiştiren sevgiler.
Çocuğuna baktıkça, babanın seni ne kadar sevdiğini, senin için ne büyük fedakarlıklara katlandığını daha iyi anlıyorsun. Böylece hem baban için yararlı bir evlat, hem de çocuğun için iyi bir baba olmaya çalışıyorsun. İkisininde sevgisi birleşerek büyüyor kalbinde...
İşte böyle hocam, yaşaman lazım, dinlerken insan ne anlar? Sende git bir memleketimin halini gör, o zaman anlarsın...
Bizler yıkık bir zamanın fedaileriyiz. Ölümlerin kol gezdiği, karanlık ve faili meçhul bir zamanın. Kıyımların ve kayıpların çok olduğu bir zamanın...
Her birimiz ayrı ve aynı yerinden vuruldu.
Kimimiz kafasından yedi kurşunu, kafatasından dolayı. Kimimiz düşüncesinden. Kimimiz kalbinden vuruldu, cesaretinden dolayı, onurundan ve imanından dolayı.
Ve kimimiz de sebepsiz vuruldu, nedensiz!
Aslında hepimiz aynı şey için vurulduk. Aştığımız için, taştığımız için...
Onların kendi hava ve heveslerine göre kurdukları saltanatı aştığımız için. Bizlere dayattıkları ilkel zihniyetlerini aştığımız için!
|
Yazıcıya Gönder
|
|
|