| |
|
|
|
|
 |
Üye
Mesaj sayısı 20
Kayıt Tarihi: 06.05.2009, 01:18:11
|
Soğuk bir Ocak gecesiydi. Karmakarışık bir duyguyla ülkemdeki insanları düşünerek, deniz kenarında yürüyordum. Ben denizi seyrederken birisi az ilerde duruyordu. Beni seyrediyordu. Dikkatlice baktım, kısa boylu şişman birisi... Zararsız birine benziyordu. Belki de karısıyla kavga etmişti? Yüzü ifadesizdi. Anlaşılan derdini belli etmek istemiyordu. "Gururlu bir insan olmalı" diye düşündüm. Yerimden kalkarak yanına gittim. "Güzel bir gece" dedim, arkadaşca. Cevap vermedi. Çok garip bir tipi vardı. Çok kısa ve cafcaflıydı.
- Merhaba hevale delal... Burası neresi?
Aşırı üzüntüden hafıza kaybına uğramış herhalde. Zavallı adam.
- Burası Trondheim.
- Yani Trozanya’da değilim artık.
- Hayır değilsiniz. Trondheim'dasınız.
- Afedersiniz. Dilimi konuştuğunuz dile programlamam vakit aldı. Onun için biraz geç cevap verdim...
- Allah, Allah. Böyle programlayarak istediğiniz dili konuşabiliryor musunuz?
- Sadece o dili bilen bir kişinin beyin frekanslarına ulaşmam yeterli.
- O zaman Norveç’çe pek iyi konuşamayacaksınız. Benim anadilim Kürtçedir. Ama yıllarca dilimi konuşmama izin vermediler. Yasaklar koydular. Kendi dilimde bile müziğik dinlediğim için dayak yedim. Örf ve adetlerimi, kültürümü herşeyimi tarumar ederek yasaklar koydular. Bende senin gibi burda göçmenim.
- Anlıyorum seni dostum. Yani dilini kullanmaya kullanmaya pas tutmuşum diyorsun. Sen benden de çok dertlisin hevalim...
- Trozanya Norveç'in kuzey kutbuna yakın küçük bir kasabası olmalı herhalde. Buraya çalışmak için mi geldiniz?
- Trozanya bu Dünya'da değil. Ben başka bir gezegenden geliyorum. Niyetim çalışmak değil, sadece saklanmak.
- Aman Allahım demek uzaydan geliyorsun! Yani ufo sun. Hani Uşak köylüleri sizleri görmüşlerdi, ama çok daha ufak ve çirkin tarif ediyorlardı sizi. Bayağı bize benziyorsun. Köylülere taş atmışsınız. İnsan eti yemek gibi alışkanlıkların var mı?
- Hayır korkma, bizler hiç et yemeyiz. İnsanları arkadan vurup cesetleri asit kuyularına atıp, öldürmekle de hiçbir şekilde ilgilenmiyoruz. Korkmana gerek yok. O dediğinizi Trizeye’liler yapıyorlar.
- Benim korkum yok. Ben zaten o kadar besili değil zaten. Dostum Trozanya’dan niye kaçtın?
- Sistemi eleştirdiğim içim özgürlüğümü kısıtlamaya kalktılar.
- Demek sorun başka gezegenlerde de var. Çok şanslısın. Burada dilediğin sistemi istediğin kadar eleştirebilirsin. Hatta eleştirmemek ayıptır. İnsanlar biraz soğuk ve konuşmaya hevessizler o kadar.
- Özgür bir gezegen yani?
- Hayır gezegenin hepsi özgür değil. Yalnızca bu küçük ülke böyle. Bu gezegenin diğer yerlerinde aşırı çeteciler, soyguncular, yobazlar dolu, çok dikkat etmelisin. Norveç sınırları içinde kalmaya dikkat etmelisin.
- Bu devlet neden böyle hoşgörülü?
- Doğrusu nedenini bende bilmiyorum.
- Sende bu devletin bir vatandaşı mısın?
- Evet ben buranın bir vatandaşıyım. Ama annem-babam ve kardeşlerim Türkiye denen bir yerdeler ki, ne dilimizi konuşabilirler, ne de çocuklarına istedikleri ismi verebilirler. Her an kör bir kurşunla kimvurduya gidebilirler. Başkanları, "çocuk da olsa, kadında olsa polislerimiz görevleri yerine getirecektir." deyip, vatandaşlarına bile pompalı tüfekleri serbest etmiş. Herkes şehir kovboyu olmuş. Mahalle arasında herkes belinde silahla dolaşıyor. Polislerin hepsi birer şerif olmuş, iki adımdan gözü kırpmadan insanları vuruyorlar. Ama burası, çok farklıdır. Burda bütün devletlerin vatandaşlarından bulunur. Bir arada geçinir gideriz. Bir uzaylımız eksikti. Sayende onu da tamamladık.
- Bende burada kalmaya karar verdim.
- Bu o kadar kolay değil işte.
- Neden?
- Önce bürokrasi denilen engeli aşman lazım...
- Benim ülkemdeki bürokrasi engelinden daha zor olacak değil ya.
- Bende gelmeden önce öyle diyordum. Yalnız burdaki polisler rüşvet almazlar, çok dürüstler. Ciddidirler. Meraksız ve ilgisizler de aynı zamanda. Bürokrasinin bütün kurallarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. İltica etmen biraz zor olacak.
- Burada kalmak istiyorum. Lütfen bana yardım et.
- İyi o zaman gel bize gidelim. Yalnızım, sende bana kendi gezegenini anlatırsın. Vakit geçiririz.
- Beni gören şaşırmaz değil mi?
- Şaşırmazlar. Niye şaşırsınlar ki? Alışıktır buranın insanları, her renk, ırk millet ve devleten insanlar var. İstesende kimse şaşırmaz.
Beraber bekar evime gittik. Ona tavla oynamasını öğrettim. İkinci elde beni yendi.
İklimden etkileneceğini düşünerek ona "buralar soğuk, kendine dikkat et. Eğer ki soğuk alırsan karışmam" dedim. Vücudunun dünyadaki hiçbir hastalıktan etkilenmeyeceğini söyledi.
Ertesi sabah yabancılar polisine gitmek üzere yola koyulduk. Üzerinde askeri üniformaya benzeyen bir elbise vardı. Rengi yeşil olmasına rağmen kimse dönüp bakmadı bile. Kapıdan sıra numaramızı belirten fişi alarak içerdeki salona geçtik. Bekleme salonunda birçok bir insan çeşidi vardı. Yeryüzündeki bütün dillerden oluşan bir uğultu yükseliyordu. Renkli elbiseler, komik şapkalar, irili ufaklı bedenler, sihay ve beyazın çeşitli tonlarından tenler çok güzel bir manzara teşkil ediyordu. Rengarenk, cıvıl cıvıl bir opera sahnesindeydik sanki.
Elektrikli panoda numaramız ışıldadı. Belirtilen kabineye girdik. İçerde memur yüzümüze şöyle bakıp, donuk bir sesle ne istediğimizi sordu.
- Bu bay iltica talebinde bulunmak istiyor...
- Neden?
- Kendi ülkesinde fikir serbestliği bulunmayışı nedeniyle. Bu yüzden kovuşturmaya uğramış.
- Adı, soyadı.
- İşe bak daha ben bile bilmiyorum.
- Ergu Tombul diye kendisi cevapladı.
- Dilimizi konuşabliyor musunuz?
- Evet konuşabiliyorum.
- O zaman sorularıma siz yanıt verin.
Azarlarcasina bana baktı. Yardım etmek istemiştim sadece.
- Kaç yaşındasınız bay Tombul?
- 249!
Memur bilgisayardan başını kaldırarak dikkatlice baktı.
- Göstermiyorsunuz.
- Teşekkür ederim efendim.
- Ülkenizin adı?
- Trozanya
- Trozanya mı? Ilk defa duyuyorum. Tam olarak nerede?
- Büyük ayı takım yıldızının güney ucunda, Kürdistana yakın bir yerde.
- Tamam yazdım. Oradaki konsolusluğumuz aracıyla bilgi almam gerekiyor.
- Maalesef ülkemde henüz bir konsolosluğunuz yok.
- O zaman dışişlerine yazmam gerek. Neyse onu sonra yaparım. Önce şu listeyi tamamlayalım. Norveçte bir tanıdığınız, akrabanız var mı?
- Akrabam yok. Bay Hetman’la tanıştık.
Bana bakarak,
- Aynı ülkeden misiniz? diye sordu.
- Yakın komşumuzmuş. Niye? Ben yeşilmiyim? Burada tanıştık.
- Amerikalıların hepsi siyah mı?
- Yeşil yok ama.
- Tamam sizinle bu konuda tartışacak değilim. İşim var. Sizin adresinize kaydediyorum. Söyleyin lütfen.
Adresimi verdim. Diğer gerekli soruları da cevaplayarak çıktık. Ergu umutlanmıştı.
- İltica isteğimin kabulü ne kadar sürer?
- Normal olarak kaç yıl yaşıyorsunuz?
- 600 civarında.
- Eğer sansın varsa görebilirsin.
Zihni karışmıştı, biraz da korkmuştu.
- Bu sürecçte ben ne olacağım, beni Türkiye'ye falan yollamasınlar?
- Hayır oraya göndermezler. Ama kabulde etmezler. Yaşar gidersin işte. Fakat yüreğinin içinde, atılma korkusuyla... Bu kadar kusur da her yerde bulunur.
Trozanya’lı 1 ay kadar benimle kaldı. Terbiyeli, öğrenmeye hevesli ve utangaç biriydi. Şansı yaver gitti, birde iş bulduk ona. Halen bir Konyalının restoranında, hafta da iki gün oruçlu olmak şartıyla karın tokluğuna çalışıyor.
Fırtınaların koptuğu bir okyanustaki bu küçük, huzurlu fiyordlu ülkesi birine daha kuçak açtı. Fırtınadan kaçanları almasa ülkedeki insanlar vicdanları sızlıyor... Alsalar rahatsız oluyorlar. Fırtınadan kaçanlar, istenmediklerini biliyorlar. Ama fırtınadan da korkuyorlar. Artık her şeye alışıldı...
|
Yazıcıya Gönder
|
|
|