AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceTelevizyonspaceVideospaceForumspaceProgramspaceKaynaklarspaceLinklerspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yararlı Bilgiler / Medya

İletişim Nedir - Kitle İletişim Araçları Nelerdir?


Birey, grup, sınıf, cemaat veya ulusların aralarında her an var olan ve toplumun yapısını belirleyen sonsuz sayı ve çeşitlilikteki insan ilişki sistemlerini anlaşılır ve incelenebilir kılmak için, birbirine bağlantılı iki temele ayırmak mümkündür. Birincisi belirleyici olan maddi üretim ve paylaşım ilişkileri, ikincisi ise bu temel üzerine yapılanan, son tahlilde somut üretim ilişkilerinin insan bilincinde soyutlanıp yeniden üretimine dayanan, ama kendi içerisinde de tarihsel birikim ve insani yaratıcılık gibi nedenler gereği az-çok bağımsız gelişebilen düşensel ilişkiler alanıdır. İnsanın, insan olarak varlığının ve toplumsal kimliğinin bilincine kavuşması, maddi üretime olduğu kadar, kendinden bağımsız olarak var olan çok çeşitli düşünsel ilişki alanlarına az-çok kendine göre davranarak katılmasıyla olur. Ancak bu katılım sayesindedir ki insan, kendi deneyimleri dışında kalan olay ve olguları öğrenme, çevresinden haberdar olma ve kendi belleğindekileri aktarma olanağı bulur. Bu her insan için aynı zamanda bir ihtiyaçtır da. Bu ihtiyaç, sadece bireyin çevresinde ne olup bittiğine yönelik merak duygusundan kaynaklı değil, aynı zamanda toplumsal yaşama katılma, sürdürme ve her türlü üretimin olmazsa olmaz koşuludur da. Bu yüzden insanın her türlü eylem ve ilişkilerinin pratik süreci olan iletişim, hem toplumsallaşmanın -buna bağlı olarak da insanlaşmanın- doğal bir ürünüdür, hem de olmazsa olmaz koşuludur.İletişim

Bu anlamda iletişim olgusunu ‘yaşamın somut ve manevi koşullarına bağlı olarak bireylerin, toplumsal kümeler, sınıf ve ulusların arasında sürekli var olan, anlamlı düşünce, bilgi, haber duygu, imge, sembol alış-verişi ve bundan doğan karşılıklı etkileşim/değişim süreci’ olarak tanımlamak gerekir. Birey veya grupların karşılıklı olarak kendilerini ifade ediş sürecidir. Nerede insan faaliyeti varsa orda iletişim vardır. Çerçevesi her tarihsel dönemde değişse de insanlaşma süreciyle başlayıp, kesintisiz devam eden bir pratik olarak alınabilir. Verili bir süreçte gerçekleşen toplumsal yapı ve bu yapının tek tek bireylere veya sınıflara yüklediği özelliklere sıkı sıkıya bağlıdır. Biçim, içerik, yöntem ve araç bakımından toplumsal yapıların evrimiyle birebir olmasa da az-çok paralel bir değişim ve gelişim süreci izler. Basit biçimlerden daha karmaşık ve daha çok aracın kullanıldığı biçimlere doğru evrilir.

İletişim, amacı belli bir ilişkidir. En amaçsız göründüğü yerde bile kesinlikle bir amaca sahiptir. Bu amaç her zaman bilinçli veya planlanmış olmayabilir. Arkadaşlık kurma ve sürdürme, dayanışma, rekabet, çekişme, kavga, bir şey verme, alma, sömürme, sevme, barış, savaş ,bilgilenme, yönlendirme, bilinçlendirme veya pasifize etme vb. gibi sayısız insani ilişki biçimleri ile ilgilidir.

İletişim tamamıyla sosyal bir olgudur. Sosyal yaşamın tüm alanlarında vardır ve her iletişim pratiği gerçekleştiği zaman ve konumdaki sosyal yapının karakterini taşır. “Bu nedenle iletişimi anlamak için iletişimin olduğu sosyal, siyasal, ve tarihsel konum içerisinde incelemek gerekir. ... iletişimin ürünü ideoloji ve ideolojinin çıkıp geldiği ve geri dönerek desteklediği materyal ilişkiler ve sosyal üretim tarzıdır. İletişimin ürünü toplumsallaşmış kendimizdir. Sosyalin, siyasalın, ekonomiğin ve kültürelin çeşitli biçimlerdeki mesajlarla paketlenmiş ussal , sembolsal anlatımından öte sosyalin , siyasalın, ekonomiğin ve kültürelin kendisidir.”

“Bir iletişim sürecinin bir anına bakarsak;
  1. Her hangi bir gereksinme nedeniyle,
  2. Belli bir zamanda,
  3. Belli güç ilişkileri içinde,
  4. Belli gelişmelerin, belli özelliklerini gösteren bir yerde (İletişimin olduğu örgütlü yapısal konumda),
  5. Her hangi bir iletiyi,
  6. Gerekli iletişim araçlarını kullanarak,
  7. Belli bir amaçla başlatanı veya sürdüreni,
  8. İletiyi belli iletişim araçlarıyla alanı içeren,
  9. O an veya ileride belli sonuçları beklenen,
  10. Tepki olasılıkları (ve olasılıkların özelliklerini ve bu özelliklere göre potansiyel veya o an yapılan geri iletişim) olduğunu görürüz.”
O halde bir iletişim pratiği ,belli zaman ve mekanda yaşanan sosyal gerçeklik içerisinde ,göndereni , alıcıyı ,aracı, mesajı, etki ve geri iletişimi içerir.

İletişimin gerçekleşmesi için öncelikle bunu pratikleştirecek özneye (insana ) ihtiyaç vardır. İnsan, iletişimin göndereni, alıcısı, aracı ve etkileneni olarak merkezde yer alır. İnsani ilişkilerin olmadığı yerde iletişim de olamaz.

İletişimin olabilmesi için, taşıma görevi gören bir veya birden çok araca da ihtiyaç vardır. Bu araçlar hem doğal hem de yapay olabilirler. Doğal iletişim araçları insanın kendi organları ve kendi dışında var olan diğer tabii (doğal) varlıklardır . Örneğin dil insanlaşmadan bu yana kullanılan doğal bir iletişim aracıdır. Yine el, göz, baş, yüz, at, deve, güvercin, vb doğal araçlardır. Yapay araçlar ise insanın elinin ve beyninin uzantısı olarak insan tarafından tasarlanan ve yapılanlardır. Kağnı, davul, uçak, radyo, silah, tv, vb gibi...

Her iletişim pratiğinde alıcı yönünde geri iletişim vardır. Geri iletişim, alıcının gönderenin mesajına karşı gösterdiği tepki/cevaptır. Soru sorma, katılma,olumsuzlama,etkilenme,tepkilenme,özenme,kıskanma,sıkılma,sevinme,mücadele etme,kabullenme vb şeklinde olabilir. Geri iletişimin herzaman mesajı gönderene karşı olması gerekmez. Yine zamana göre değerlendirildiğinde ,anlık geri iletişim(tepki) ve gecikmiş geri iletişim ayrımı ortaya çıkar. İnsanlar arası yüz yüze iletişimde çoğunlukla anlık geri iletişim olur. Kitle iletişiminde ise anlık geri iletişim bir işe yaramaz. Verilen mesajın geri iletişimi gecikmiş ve depolanmış bir şekilde yaşama yansır.

Geri iletişim, gönderenin mesajını isteyerek veya istemeyerek olumlama/kabul etme şeklindeyse geri besleme olur. Toplumsal yaşamın çok çeşitli çelişkileri içerisinde, egemenlik ve karşı mücadele ortamında, iletişimde çoğunlukla geri beslemenin olması ,oluyorsa da bunun gönüllü olması beklenemez. Bu durumda boyun eğmeden aktif karşı duruşa kadar günlük sosyal yaşamda görülen geri iletişim biçimleri ortaya çıkar. Egemen iletişim ideolojisinde geri beslemenin olmayışı iletişimin kırılması/çökmesi olarak nitelendirilir.

“İletişim eşitlikte diyalogdur, egemenlikte baskı (aldatma,yönlendirme, suni istem yaratma, vb dahil) ve karşı mücadeledir. ....Diyalogun ortadan kaldırıldığı egemenlik ilişkilerinde insanlar arası sempati, duyarlılık kendini karşısındakilerin yerine koyma ortadan kalkar. Sevgi yerine sevgisizlik, alçak gönüllülük yerine ezici burnu büyüklük, ortaklık yerine sahiplik, dayanışma yerine diğerlerini yoksun ve yoksul bırakarak güç ve zenginlik elde etme, güven yerine güvensizlik, hak yerine soygun ve hırsızlık, umut ve hoşgörü yerine ezilmişliğin umutsuzluğu ve öfkesi yer alır. Egemenlik ilişkilerinde iletişim diyalogu değil emirlere uymayı, görevleri yerine getirmeyi ve kurallara boyun eğmeyi dayatır. Egemenlik ilişkilerinde yasaklar konur, komutlar verilir, uyanlar ve uyduranlar, yapanlar ve yaptıranlar, yaratanlar ve yarattıranlar,üretenler ve ürettirenler vardır.”

Günümüzde insanlar arası iletişimin boyutları o kadar ilerledi ki -en azından teorik olarak- dünyanın neresinde olursa olsun, bir olay veya olgu hakkında en kısa zamanda bilgi almak veya vermek mümkün. Böyle bir olanak, iletişimde kullanılan araçlarının gelişkinliğinden kaynaklıdır. Yine toplumsal iletişimi büyük oranda kitle iletişim araçları belirliyor. Fakat insanlığın tarih içerisinde kullandığı temel iletişim yöntemleri de en azından mantık olarak terkedilmiş değildir. Geçmiş zamanların dar/kapalı ortamlarında neredeyse sadece söze ve vücut hareketlerine dayanan yüz yüze iletişim yöntemleri, bu gün her ne kadar kitle iletişim araçlarının yarattığı üslup, tarz, kültür, siyaset, estetik ve ahlaki etki altında olsa da aile, arkadaş, tanıdık, dost vb. çevresi gibi alanlarda da hakimdir. Çokça aşina olunan sohbet, fikir tartışması, kavga, duygusal etkilenimler, dedikodu, okul, işyeri gibi kamuya ait yerlerdeki birebir ilişki süreçleri vb. hala sosyal iletişimde etkilidir. Fakat burjuva toplum düzeni ve onun yarattığı kitle iletişimciliği öncesine göre, biçim ve içerik değiştirmiştir. Eski çağlarda yüz yüze iletişimin sınırlılığıyla yetinmek insanlar için kuşkusuz bir tercih değil, zorunluluktu. Dar ve toprağa bağlı maddi üretim ilişkilerinin doğal sonucu olan mekana bağımlılık, insanın ancak neredeyse sesinin ulaşabileceği kadar genişlikte bir iletişim alanına elveriyordu. Aile, klan, aşiret, köy veya en fazla küçük kent içerisinde, çoğunlukla herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, söz ve vücut hareketleri, başka bir araç kullanmaya gerek kalmadan bir duyguyu, düşünceyi veya haberi iletmek için yeterliydi. Bir bilginin dışardan alınması veya dışarıya verilmesi ancak insanların kendi çevrelerinden dışarıya çıkmalarına, veya cemaate birilerinin katılmasına bağlıydı. Bu da çok ender yapılan bir faaliyet olduğundan, dışardan çok az bilgi ulaşabilirdi. Yada dışardan ulaşan her haber/bilgi oluş zamanına bakılmadan yeni olarak kabul edilirdi. Her türlü mesajın taşınması ise, insanların doğal, zincirleme ve birebir ilişkilerine dayanırdı. Yani insan temel iletişim taşıyıcısıydı. Böyle bir aktarımın doğal sonucu olarak, taşıyıcının her hangi bir bilgiyi olumlama(ma),beğenme(me), uygun görme(me) gibi bir çok sosyal ve psikolojik etkenden dolayı orijinal halinden bir çok şeyi değiştireceği açıktır. Böyle bir iletişim ortamında bir bilgi, düşünce veya haberi orijinal haliyle saklamak/depolamak veya yaymak mümkün değildir.

Yazının bulunmasıyla bu sorunlara çözüm yolu da açılmış oldu. Sözün bazı semboller aracılığıyla şifrelendirilerek, deri, levha, kağıt vb. gibi kalıcı ve genelde taşınabilir maddeler üzerine şekillendirilmesinden oluşan yazı, istenildiği an farklı bir mekanda da olsa deşifre edilip tekrar söze çevrilebilir, yani okunabilir. Bu özelliğiyle yazı, bilginin kendi mekanında ve zamanında sınırlı kalmasını önledi. Bir kağıda yazılan herhangi bir bilgi kağıdın ömrü boyunca saklanabilir. Ayrıca başka kağıtlara kopyalanarak hem ömrü uzatılabilir, hem de farklı mekanlara yaygınlaştırılabilir. En önemlisi de insanların zincirleme bilgi iletiminden doğan bilginin orijinalitesinin yitirilmesi önlenebilir. Bilgi yazıya döküldüğünde, insandan insana dolaşsa bile aynı kalır, orijinal haliyle saklanabilir/depolanabilir.

Yazının, yüz yüze iletişim pratiğine oranla çok tarihsel bir yeniliği sağladığı, insanların eskiye göre daha fazla ve daha sağlıklı bilgi almasının önünü açtığı yadsınmaz bir gerçektir. Fakat yazı doğası gereği kısıtlayıcıdır da. Yüz yüze iletişimde, birbirini az-çok tanıyan insanlar arasında, örneğin bir dost sohbetinde, düşüncesini (mesajını) aktaran da, alıcı da aktiftir. Hatta çoğu zaman konuşmanın samimi akışı içerisinde, aktaran ve alan taraf belirsizleşir veya yer değiştirir. Bir fikir beyanına karşı herkes tepkisini (geri iletişimini) olumlayarak veya olumsuzlayarak gösterebilir; karşı sav ileri sürebilir, katılıp derinleştirebilir, veya tartışabilir. Yine bu gün konuşulanlar yarın için geçerli olmayabilir, yani içerik yenilenebilir. Genellikle iletişime giren taraflarda etkileşim ve öğrenme kolektif bir nitelik alır.

Oysa yazı iletişim sürecinde değişmez aktaran pozisyonundadır. İnsan yazıyla tartışamaz; ona karşı görüşü olsa bile ikna edemez, metnin kendisine bir şey katamaz. Etkilenme kolektif değil okuyucudan/alandan yana tek taraflıdır. Kuşkusuz bundan insanın yazı karşısında etkiye tamamen açık bir nesne konumunda olduğu sonucu çıkartılamaz. Geri iletişim anlık olmasa da, doğrudan yazılı metin değiştirilmese de içindeki fikir veya bilgileri kendi düşüncesinde ölçüp tartabilir.

Yazılı metnin değişmezliği, bilgi ve düşüncelerin zamana ve mekana birebir bağımlılık sorununu çözer ama bu özelliği her metne uzun vadede olumsuz bir nitelik de yükler. Metnin sabit oluşu yaşamın sürekli devingenliği ve değişkenliğiyle bağdaşmaz. Hiçbir yazılı metin uzun bir süreçte, kendi içeriğine muhtemelen yönelebilecek soru veya itirazların hepsine yazıldığı anda yanıt veremez. Önceleri coşkulu bir kabullenme gören ve insanların yaşamını çok uzun bir süre belirleyen ‘kutsal yazılar’ bile, yaşam tarzı ve düşüncenin gelişmesiyle itirazlara hedef olmuştur.

Yazının bulunması çok eski tarihlere dayansa da, insanların tümünü etkileyecek bir iletişim aracı olarak kullanılması, başka bir deyimle yaygınlaşması ancak kapitalist sanayileşme döneminde olabildi. Yazıyı kullanabilmek için zorunlu olan okuma-yazma bilgisi, doğal olarak bir eğitim düzeyine gereksinim duyar. Hem köleci, hem de feodal toplumsal düzenlerde, böyle bir eğitimi alabilmek ancak toplumsal zenginlikten epeyce pay almış, çalışma dışı zamana sahip egemen sınıflar ve bunlara bağlı yönetim-hizmet kademelerine aitti. Geniş halk yığınları yazıyı kullanamadıkları gibi onu egemenlere ait, çekinilmesi gereken bir kudret aracı olarak gördüler. Egemen sınıflar ise yazının kullanılması sayesinde, insanlık tarihi boyunca birikmiş bilgi, düşünce ve tecrübeyi hemen hemen kendi tekellerine aldılar. Böylece halklara fiziksel egemenliğin yanında, ideolojik-düşünsel egemenliği de dayatmak kolaylaştı. Fakat geniş halk yığınlarının düşünsel geriliği pahasına da olsa, egemenler en azından kendi gelişim aşamalarında, insanlığın entelektüel birikimlerinin bir kısmını koruyup ve hatta geliştirip günümüze taşıdılar.

Halkların sözlü iletişim pratikleri ise darlığına rağmen içerikte derinleşerek, özgün ve kalıcı kültürel birikimler yarattı. Söylenceler, atasözleri, deyimler, halk türküleri vb. gibi kolektif birikimin sonucu olan folklorik değerler, kuşaktan kuşağa aktarılarak taşındı.

Burjuva toplumsal sisteminin yarattığı sosyal ve teknik gelişmeler, yazının doğal karakterinde zaten var olan yayılım özelliğini gerçek anlamda hayata geçirdi. Geniş kitlelerin yazıyı kullanabilmesi için gerekli olan eğitim olanaklarının artması ve yazı çoğaltacak teknik imkanların keşfedilmesi, yazıyı genelleştirdi. Kitap, bülten, dergi ve gazete birer iletişim aracı olarak yaygınlaştı.

Kitap hangi düşünceyi nasıl anlatırsa anlatsın bir olgu veya olguların mümkün olan tüm yönlerini açıklamaya/anlatmaya çalışan, bütünlüklü ve kapsayıcı bir yazıdır. Kalıcı ve değişmezdir. Kitap daha önde de bir araç olarak kullanılsa da, burjuva sisteminin yarattığı imkanlarla daha da yaygınlaştı. Modern anlamda kitle iletişimciliğinin başlangıcı ise gazeteyle oldu.

Gazete bir araç olarak temelde yazıyı kullansa da kitaptan farklıdır. Günlük olayları çoğunlukla nedenleriyle değil sadece sonuçlarıyla aktaran, bir olay veya olgu hakkında sistemli ve kapsayıcı bilgi verme amacı olmayan, kalıcılığı zayıf, değişken ve bu anlamda kitap metinine göre çok daha fazla hareketli, ayrıntıya dayalı, kısa dönemli yazı-görüntü birliğidir. Kitap gibi sadece bir konunun muhatabına/ilgilisine değil herkese seslenebilir. Daha fazla yaygınlaşabilir ama içerik olarak daha yüzeyseldir.

Günümüzde gazeteye oranla daha fazla kullanılan Radyo ve özellikle de televizyon muhataplarına/alıcılarına çok daha fazla ve değişken haber-bilgi sunabilirler. Televizyon klasik bir söylemle neredeyse ‘dünyayı evlere taşır.’ Fakat sunduğu her türlü enformasyon üzerinde insana düşünme, kavrama ve sorgulama fırsatı -genelde- tanımaz. Görüntü ve söz kısa sürelidir. Ve -en azından yaygın kullanım tarzında- en önemli günlük olaylara bile birkaç dakika yayın süresi tanınır. Radyo ve televizyon okuma-yazma veya siyasal-entelektüel birikim gerektirmediği ve hatta çoğunlukla ayrı bir mali külfet getirmediği için geniş halk kitleleri arasında kullanımı daha yaygındır. Televizyon, söz ve hareketli görüntü ile insanın dış dünyayı algılamada kullandığı en önemli iki duyuya (göze ve kulağa)hitap etmesi çekiciliğini, gücünü ve önemini arttırır.

Kitle iletişim araçları genelde, kullanım işlevi olarak kısa vadeli ve değişken toplumsal olay ve olguların aktarımına yatkındırlar. Örneğin günlük gazete bir önceki günün olaylarıyla ilgilenirken sayfalarının az bir kısmını dönemsel sorunlara ayırır. Çok daha uzun erimli, tarihsel, ilkesel, stratejik veya felsefi genellemelere, çıkarsamalara, teorilere büyük oranda yer vermez. Yine televizyon çok daha hızlı değişken olduğundan, bilgi aktarımı genelde anlıktır. Çok kısa bir sürede içerik değiştirebilir, istenirse normal insanın algılama değil de kavrama kapsamından daha yüksek bir hızla olgular veya imajlar verilebilir.

Yine kitle iletişim araçlarının kullanımı kapsamlı bir örgütlülüğü ve alt- besleme sistemini gerektirir. Örneğin bir TV yayıncılığı kendi alanında bir çok teknik elemanın, program yapıcısının, yönetmenin, muhabirin vb. birlikteliğini ve örgütlülüğünü zorunlu kılar. Bununla da kalmaz, dünyada olan tüm olayların haberlerini kendisi alamayacağı, tüm filmleri kendisi yapamayacağı, tüm müzik ve eğlenceleri kendisi hazırlayamayacağı için bu alanlarda üretim yapan diğer kuruluşlara -ki bu kuruluşlarda çaplarına göre bir çok insanı istihdam ederler- yani haber ajanslarıyla, film şirketleriyle, gösteri merkezleriyle vb. ilişki ve alış-veriş içerisinde olmalıdır. Daha doğru bir anlatımla bu kuruluşlar da kitle iletişiminin birer parçasıdırlar. Bu anlamda toplum içerisindeki siyasal parti, okul, mahkeme, bakanlık vb. gibi kurumlara benzer. Temel işlevi toplum veya kesimleri adına enformasyon sağlayıp/üretip iletişim yapmak olan özgün kurumlar oluşur. Böylece toplumdaki insanlar arası ilişkilerin önemli bir öğesi olan iletişimin belirleyici biçimi, doğrudan toplumun kendisi tarafından değil, mesleği bu olan profesyoneller tarafından üretilir. Bu haliyle kitle iletişimi tamamen bir siyasal-ideolojik olgudur. Her kitle iletişim organın kendisi, kapsamı ve amacı ne olursa olsun siyasal-kültürel veya sosyal bir erktir.

Kitle iletişimi, tarihte belli bir dönemdeki teknolojik ilerlemeyle mümkün olmuştur. Her dönemdeki teknolojik ilerleme gibi, kitle iletişim araçlarının gelişimi de egemen toplumsal sistemin ihtiyaç ve isteklerine göredir. Başka bir anlatımla bu araçlar birçok açıdan burjuva toplumsal sisteminin ihtiyaç duyduğu, bunun içinde yaygınlaştırdığı araçlardır. Bu anlamda en azından çıkış ve gelişim olarak, toplum üstü değildir ve sınıflar arası çatışma karşısında da nötr değildir. Yoksul halkların kendi yararına kullanımından çok, ekonomik külfet ve örgütsel yapılanmasının kapsayıcılığı yüzünden,ancak imkanları elveren iktidar güçlerinin, -içinde çeşitli eğilimler içerse de- burjuva sınıfının kullanımına yatkındır. Örgütsüz bir halk kesimi çok büyük bir maliyete, uzmanlık isteyen bir örgütlenmeye ihtiyaç duyan bir kitle iletişim organını kesinlikle yaratamaz. Bundan dolayıdır ki kendisine sunulan enformasyonla yetinmek ve birey çapında ancak kendisine verilenlerle topluma katılmak zorundadır.

Tüm bunlara rağmen, modern kitle iletişim araçlarının, hangi toplumsal kesimin ne amaçla kullandığına bağlı olarak içerik ve tarz değişikliğine uğrama esneklikleri de vardır. Örneğin televizyon en azından teorik olarak bir halkın sosyal, siyasal, kültürel eğitimi ve örgütlülüğünün yaratılması için de, bugün dünyada yaygın şekliyle olduğu gibi bilincin ve örgütlülüğün dağıtılması için de kullanılabilir. Bu durum iletişim olgusunun sınıflı toplumlarda aldığı egemenlik ve karşı mücadele karakterinin en üst boyutta yaşanmasının göstergesidir.

Bireyin veya insan gruplarının her davranış ve yargısı ilerici, gerici, muhafazakar, bireyci, toplumcu, ataerkil, erdemli, ülkücü, eklektik, pragmatik, nihilist, bilimsel, popülist, evrimci, diyalektik, idealist, radikal vb. gibi kategorilere alınabilir. Bu kategorilendirme her zaman açık olmaz ve niyetlere de bağlı değildir. Bir olay, davranış veya düşünceyi bilince çıkarıp ifadelendirmenin doğal yoludur. Birbirine karşıtlığı da içeren bu kategorilerin aynı ve bütünlüklü bir toplumsal yapıda farklı birey veya gruplar tarafından yaşamın canlılığı içerisinde yaşanıyor olması, sadece insanların bilinç farklılıklarından değil, çok daha önemlisi birey veya grupların birbirlerinden farklı maddi yaşam koşulları, ilişki sistemleri, toplumsal roller ve tarihsel birikimlerinden kaynaklıdır. İnsanlar birbirlerinden sosyal açıdan farklı yaşadığı, toplumsal cinsiyet, sınıf, ulus, din vb. gibi nedenlerle parçalı olduğu sürece, farklı kategorilere konulabilecek düşünce sistemleri de kaçınılmaz olur. Bu farklılıkların bütünleşip sistemleşmesinden sadece bilinçte değil, onu da kapsayan somut yaşamın tümünde benzer kimlikler taşıyan insanlar için olaylara ve olgulara yaklaşımda, tahlilde, çözümde ve geleceği planlamada istek ve ihtiyaçlarına uyacak bir bakış açısı, bir düşünce metodu ve bir yaşam tarzı olarak ideoloji ortaya çıkar.

Fakat insanlığın tarih pratiği, toplumlardaki ideolojik yapılanmanın hiç de yukarıdaki anlatım gibi deterministçe ilerlemediğini, herkesin kendi yaşam şartlarının zorunlu sonucu olan ideolojik yapılanmayı taşımadığını, geniş kitlelerin kendi kimlik ve gerçekliklerinden uzak, yabancı ideolojilerin etkisi altında olabileceğini gösteriyor. Parçalı toplumlarda egemen olan kesim, siyasi iktidar erkinin sağladığı geniş olanakları da kullanarak, kendi bakış açısını toplumun geneline yaymayı, toplumda zaten var olan farklı yaşam şartlarından kaynaklı, farklı düşüncelerin alternatif olmamaları ve mevcut toplumsal sistemi bir arada/ayakta tutmanın yolu olarak görür. Egemen düşünceler davranış ve değer yargıları insanlarda içselleştikçe, hakim sınıfın iktidarı sadece kuru siyasal erkle sınırlı kalmaz; tek tek bireylere kadar indirgenen, hakim ideolojik sistem oluşur. Fakat bu durum ideolojik çatışmaları engellemez. Egemen iletişimin ezilenlerden aldığı geri iletişim her zaman geri besleme şeklinde değildir ve hatta egemen iletişim çoğunlukla geniş kitlelerin gerçek yaşamına uymaz. Bu yüzden çoğu zaman siyasal nitelikte ortaya çıksa da, sosyal, kültürel, etik ve estetik alanlarda sürekli bir toplum içi çatışma vardır.

İnsanlar arası hemen her iletişimin farkında olunsun ya da olunmasın bir ideolojik içeriği vardır. Her söz, yargı, yazılı metin, görüntü, resim, müzik vb. sahibinin, hayata nasıl baktığını, özlemlerini yada duygularını yansıtır. Yukarıda da değinildiği gibi kitle iletişimciliğinin profesyonelce, toplum kesimleri adına enformasyon/kültür üretimi işlevi, onun daha keskin ideolojik alt kurum olma zorunluluğunu doğurur. Gazete, radyo ve televizyon gibi araçlar; -biraz da kullanım amacına bağlı olarak- çok çabuk içerik değiştirebilirler. Daha doğru bir anlatımla gazete her gün, radyo ve televizyon da daha kısa sürede farklı konularla ve farklı gündemlerle yenilenirler. Buna rağmen günlük veya anlık olarak değişmeyen, organın yayın çizgisi/politikasıdır. Günlük olayların aktarımında gündem farklılaşsa da bu olaylara bakış açısı ve yorumu farklılaşmaz. Bu çizgi, yorumlarla, olumlanan değer yargılarıyla satır aralarındaki anlamlarla, semboller ve imgelerle vb. açık veya örtülü ama sürekli verilir. Her yayın organı, ideolojik-siyasal-kültürel tercihine göre kendi elinde bulundurduğu, ama kitlelerde olmayan bilgi, haber ve görüntüleri olumlayarak veya olumsuzlayarak doğru veya çarpıtılmış, ciddi veya sansasyonel, sağ veya sol gibi bir çok şekilde verip, kitleyi yönlendirme, yeni bilinç oluşturma veya var olanı pekiştirme fırsat ve gücüne sahiptir. Bu anlamda tarihsel bir iletişim içeriği olarak propaganda olgusu üzerinde durmak yerindedir.

Günümüzde de devam edem toplumun parçalanmışlık durumu, tarihsel gelişim süreci çerisinde, son tahlilde sosyal sınıflar arası çıkar savaşına indirgenebilecek, ama dinsel, mezhepsel, ulusal, cinsel, felsefi, ahlaki vb. boyutları da içeren pek çok mücadeleyi doğurdu. Farklı ideolojik eğilimler toplum yaşamında belirleyici olabilmek için genelde siyasal iktidar organları etrafında dönen mücadelelerde yer aldılar. Propaganda düşünce sistemlerinin kendilerini maddi bir iktidar gücü haline getirmelerinin en önemli aracı olarak gelişti. Kavram ‘bir düşünceyi veya kanıyı, savunanların çıkar yada görüşlerine uygun düşecek biçimde ve yandaşlarını çoğaltmak amacıyla her türlü iletişim araç ve yöntemini kullanarak kamuya sunma veya aşılama’ şeklinde tanımlanabilir.

Toplumsal yaşamda bireylerin -veya sosyal grupların- düşünsel kimliklerini, davranış, duruş, inanç, kanı, istenç ve ütopyalarını, toplumun sınıflara etnik kimliklere, cinslere, inanç gruplarına vb. parçalanmışlık durumundan ayrı ele alamayacağımız için her söz, yazı, fikir beyanı veya sanatsal çalışma vb. gibi sıradan insan aktivitelerinin doğal bir ideolojik içerik ve buna bağlı olarak da, ‘yandaşlarını çoğaltma’ için ‘savunma’ anlamında propaganda değeri taşıması kaçınılmazdır. Bunun için bilinçli olmaya veya her söze, davranışa yoğun bir bilinç içeriği katmaya da gerek yoktur. İnsanın dünya görüşü, olayları algılama ve kendini yansıtma biçimi doğalında böyle bir sonucu oluşturur. Örneğin dini inançlara göre yaşayan birisi, bilinçli bir din propagandası faaliyeti yürütemese bile, duruşu ve davranışıyla diğer insanları kendisi gibi olmaya çağırır veya diğer insanlarla iletişimi doğal olarak böyle bir sonuç yaratır.

Günümüzde hemen hiç propaganda niteliği taşımadığını düşündüğümüz “dünya, güneş etrafında döner” bilimsel önermesi bundan birkaç yüzyıl önce skolâstik düşüncenin yıkılması için pozitivistlerin kullandığı bir propaganda malzemesiydi. Bu gün bu düşünceye aşina olduğumuz halde içinde barındırdığı felsefi yaklaşımlar, çeşitli ideolojik önermelere denk veya karşıt olduğundan hala bir propaganda değeri vardır. Örneğin bu önerme maddeyi tanımlayıp varlığını kabul ettiğinden, maddeyi yok sayan öznel idealist tüm düşüncelere karşıdır. Yani materyalisttir. Kendi konusunda istisnayı ya da muhtemel farklılıkları kabul etmez. Yani ilahi bir gücün bir gün de güneşi dünyanın etrafında döndürebileceğini reddeder. İki ayrı maddenin -güneş ve dünya- arasındaki, mekanik ve organik ilişkiden söz ederek evrensel bütünlüğü anlatır. Yani parçaların bağımsızlığını ve durağanlığını savunan metafiziği reddeder... Bu önerme üzerindeki değerlendirmeler çoğaltılabilir. Fakat tek başına bu önermenin bile birçok düşünceyi reddettiği, kendisine uygun olanları destekleyip diğerlerini karşısına aldığı açıktır. Ayrıca diğer alanlardaki tüm bilimsel önermelerle birleştiğinde, ortaya bilimin tüm olguları açıklama ve çözme iddiası çıkar. Bu haliyle bilim de bir bakış açısı ve geleceği belirleme anlamında ideolojik bir niteliğe bürünür ve aynı iddiadaki skolastik düşüncenin karşısına çıkar. Çatışma, maddi güç haline gelmek için taraftar toplama, bunun için de düşüncenin herkesi etkileyecek propaganda haline dönüşmesi niyet ne olursa olsun zorunlu olur.

Tüm bunlara rağmen, toplumda var olan tüm iletişim pratiğinin içeriğini neredeyse tamamını propaganda olarak alamayız. Burada gösterilmek istenen terimin bugünkü içeriğine de denk gelen, bilinçli, açık, önceden kararlaştırılmış az-çok örgütlü ve çoğunlukla kitlelerin bir siyasal hedefe yönelmesini amaçlayan fikir yayma faaliyeti yanında, diğer insan eylem ve düşüncelerinin de amaç ne olursa olsun az-çok propagandaya bulaştığıdır.

Tarih içerisinde her dönemde iktidar sahibi sınıf, ulus veya kesim kendine uygun toplumsal sisteme herkesi ikna etmek, muhalefet odakları ise güç toplayıp iktidar alternatifi olabilmek için kitlelere yönelik, birçok konuda ve çok çeşitli yöntemlerle propaganda yaptılar. Bunun için o anda var olan tüm iletişim yöntem ve araçlarını kullandılar. Doğal olarak iktidar ve muhalefetin, egemen ve ezilenlerin propaganda tarzları ve şiddeti farklı oldu. Devrim ve karışıklık dönemleri hariç, egemenler ellerinde bulundurdukları imkanların fazlalığı ve kurulu düzenin toplumu ve bireyi kendisine göre şekillendirme gerçeğinden dolayı propaganda etkilerini yoğunlaştırabildiler. Toplumda kendilerine yönelik gelişebilecek her türlü meşruiyet sorgulaması veya krizini önlemek için, topluma propagandayla baskı uyguladılar. Kimi kavramlar tersyüz edildi. Gerçekler saptırıldı, sahte liderler ve umutlar yaratıldı. Toplum propagandayla şaşkına çevrildi. Bunun yanında her dönemde var olan toplumsal muhalefet, egemenler kadar imkana ulaşmasa da çoğunlukla halkların özlemlerine yönelik propaganda gücüyle etkili oldu. Egemenler diğer tüm kesimleri örgütsüz kendilerini örgütlü kılmak isterken muhalif propaganda örgüte ve eyleme dönüşebildi.

Propaganda teriminin de ilk kullanıldığı dönem olan Hıristiyanlığın ilk yayılım süreci, muhalif bir çabanın örgüt ve eyleme dönüşmesine iyi bir örnektir. Yazıyı bile çok az kullanabilen papazlar topluluğu, insanlarla yüz yüze iletişime dayanan propagandalarıyla çok geniş bir sahadaki faaliyetlerinde hemen hemen aynı sözleri söyleyerek etkili oldular. Diğer dinlerde de görülen bu propaganda yoğunluğu, günümüzde bile insanları etkiler durumdadır.

Propaganda başlangıçtan günümüze kadar tüm siyasal güçlerin vazgeçilmez bir çalışma biçimi ve özellikle kitle iletişim araçlarının propagandanın hizmetine konulmasıyla da bir ‘siyaset yapma’ biçimi oldu. Toplumsal kesimler, kurumlar ve örgütler propagandayı kendi amaç ve kimliklerini ifade etme yöntemi olarak gördüler. Sadece ifade etmek de değil, hiçbir siyasal güç temel amaç ve hedeflerini topluma aktarmadan onu bu yönlü eğitmeden, ikna edip, yönlendirmeden, insanları sürekli ve derinlikli bir çaba içine alamaz, yani örgütleyip maddi bir güç haline getiremez. Bu anlamda propagandanın toplumsal iletişimin bütünlüğü içerisinde kendisine büyük bir alanı alması, siyasal iletişimin de başlıca içeriği olması kaçınılmazdır.

Yazarlar: Yusuf Şahiner, Rahmi Yağmur

>> Kitle iletişiminin gelişiminde ana hatlar
gulbahar, Son Güncelleme: 07.06.08

İlgili haberler
İlgili Yazılar