Düşüncenin Evrimi
Düşüncenin insan tarafından “Düşünce” olarak anlaşılması ve bunu “Bilmesi” bir canlı türü olarak insanın hem kendisine, hem doğaya ilişkin anlam vermeye çalışmasıyla bağlantılıdır. Bugün ulaşılan düzey insanlık pratiğinin açığa çıkardığı sonuçlarla beslenerek geçirilen uzunca düşünsel evrimin bir sonucudur. İçeriği ve niteliği ne olursa olsun düşüncenin, dolayısıyla insanın ve buradan hareketle evrenin oluşumuna ilişkin arayışlar ve görüşler hep oldu. Her bir arayışın zaman ve mekanının özgünlüğüne denk farklılıkları birbirleriyle hem çatıştı ve hem de birbirini besledi. İnsanlık tarihine damgasını vuran ve hatta belirleyen düşünce bir anlamda insanın tanımına kaynaklık etti. İnsan doğadaki diğer canlılardan düşüncesiyle ayrıştı. Doğada en güçsüz bir canlı iken en büyük güce düşünce ile ulaştı.
“Canlılık şüphesiz doğal gelişmenin, belli koşullar altındaki maddenin karmaşık organizasyonunun bir sonucudur. İnsan bu anlamda “Düşünen Madde”dir. Ama organizasyon kazanması enerjisi en küçük madde parçacıklarından- kuarkların, kuarklardan galaksilerin, galaksilerden yıldızların, yıldızlardan gezegenlerin, gezegenlerden uygun atmosfer, su ve kara parçalarının oluşumuna, oradan tek hücreli canlıya, bitki ve hayvanlar dünyasına, büyük bir evrim tarihinden sonra toplum olgusunun oluşumuna kadar milyarlarca yıllık bir gelişmenin en son ürünü olan “İnsan”a kadar çok uzun bir süreci kapsamaktadır. Bu anlamda insan “Canlılık gücüne ulaşmış madde” demektir.”
Özetle formüle ettiğimiz bu tanıma ulaşmak insanlığın yüz binlerce yıllık deneyiminin açığa çıkardığı birikimlerle olmuştur. Bugün ulaştığımız düşünce düzeyi ile ilk insanı ele almak, düşüncesine anlam vermek bu nedenle tüm önyargılardan sıyrılmamıza ve zaman-mekan olgusunu dikkatle gözeterek anlamaya çalışmamıza bağlıdır. Günümüzün kavramlarla ayrıntılandırılan düşünce dünyasını ilk insanda aramak, ya da öyle bir varsayımdan hareketle insanlık oluşumunu tanımlamaya çalışmak büyük bir çıkmazı da ifade edecektir. Her toplumsal düşünüşün kendi zamanında ve gerçekleştiği mekanda -ilk insan üzerinde yarattığı etkilerden ve ifade ettiği önemden tutalım, yüz binlerce yıllık evrimine rağmen hala içimizde gizli kalabilen yanlarına kadar- ifade ettiği önemi doğru tanımlayamayız.
“İnsanın zihniyet yapısındaki gelişmeler toplumsal düzeyle ilişkilidir”. Şüphesiz tür olarak insanda beyinsel gelişme için, gırtlak yapısının belli bir fizyolojik düzeye gelmesi ön koşuldur. Ama düşünce ve ses organları ne kadar gelişse de, toplumsal varlık haline gelemedikçe atıl kaldıkları ve gelişmiş bir primat olmaktan öteye gidemedikleri deneylerle doğrulanmaktadır. Düşünce ve sesten dile geçiş kesinlikle toplum halinde yaşamayla ilerlemekte ve niteliksel sıçramaya uğramaktadır. En dar ve ilkel toplum biçimi olan klan düzeyine denk gelen, sınırlı birkaç düşünce imgesi ile dile getiriliş tarzı olarak da bazı jestler, işaretlerdir. Dilin ilk biçimi işaretleşmelere dayanmaktadır. Jestler ve mimikler henüz kelime halindeki ses düzenine geçmekten çok uzaktır. Toplumsal yaşamın ortaya çıkardığı güç ve vazgeçilmezlik kendini kanıtladıkça ve pratikleşme beyne yansıdıkça düşüncen de dile doğru bir gelişmenin de hızlandığı çok iyi bilinmektedir. İnsanlık tarihinde bu gelişmeye ilk ve en büyük devrim denilmektedir. Toplumsal gelişmenin ürünü olan, her şey olarak tanımlayabileceğimiz “kültürel varlık” fizik, bitki ve hayvanlar dünyası olgusundan sonra dördüncü bir olgu olarak kesinlik kazandıkça düşünce ve dilin maddi zemini olarak gereken temelin doğduğu biçimde anlam kazanacaktır.
Bu oluşumda düşünce ve dilin gelişmesi pasif bir yansıma değildir. Çok sıkı bir diyalektik bağ halinde toplumsal yaşamın sürdürülmesi bu ilk devrime dayanacaktır.
En uzun süren zihniyet yapısına dayalı düşünce tarzı insanların her şeyi kendileri gibi canlı, düşünen varlıklar olarak imgelendirdikleri dönemdir. Fiziki, bitkisel ve hayvansan doğadaki her nesnenin canlı ve düşünen bir varlık olduğuna inanılmakta, öyle sanılmaktadır. Bu inançlara konu edilen varlıklar cansız eşya olunca “Fetişizme” ve ilk aşamasında tüm varlıkları kapsayan ruhçuluğa “Animizme” kadar genel bir yaygınlık göstermektedir. Tüm ilkel topluluklarda bu düşünce tarzına rastlanmakta, özce doğa canlı düşünülmektedir.
Aslında bu ilk insanlığın düşünce tarzı yanlış da değildir. Fakat kendiliğinden her şey genellendiğinden ötürü insanlık tarihi boyunca etkisini sürdürecek büyük yanlışlıklara neden olmuştur. ilk insanın kendisi canlı olduğuna ve düşündüğüne göre, ilkesi her şeyin öyle olması gerektiğidir. Bu ilke aslında kılık değiştirerek sürmektedir. “Ben merkezcilik” ilkesi de diyebileceğimiz bu ilke Klancılık, kabilecilik, Şeflik, Hanedancılık, Devletçilik, Özel Mülkiyetçilik, Dincilik, Bireyciliğin Her Türü kategorileri biçiminde sürüp gitmektedir.
Bu düşünce tarzı Şamanizmi, ‘Büyücülüğü’ doğurmaktadır. Şamanizmin ve büyücülüğün özü, etkilemek istedikleri olgular ve olayları maketlerine dayalı ritüel (bir nevi ibadet-tören) düzenlerle istedikleri duruma getirme denemeleridir. Bir nevi bilimin, eşyanın yasalarına uygun olarak gerçekleştirdiği değişimi, Şaman veya Büyücüler kendi koşulları içinde çocukça bir saflıkla geliştirdikleri oyun düzenleriyle gerçekleştirmek istemektedir. Bu düşünce tarzının uygulama biçimleri günümüzde çok saçma gibi gelebilir. Ama değişim iradesini ortaya koyması açısından, büyük ve ileri bir gelişme aşamasıdır. Bir defa olgular arasındaki ilişkiyi düşünmekte, müdahale etmekte ve sonuç alacağına inanılmaktadır. Bir de Şaman ve Büyücünün bulunduğu dönemin ve toplulukların en yoğunlaşmış düşünce ve ruh gelişimine sahip, pratikte de özellikle avcılık ve toplayıcılıkta kendini kanıtlayan kişilerden çıktığını göz önüne getirdiğimizde ne kadar zor ve önemli bir misyonla karşı karşıya olduklarını anlarız. Kendimize göre değil, dönemin amansız yaşam koşullarında bir umut olmanın bile kendi başına toplumu ayakta tutmakta ne kadar önemli bir işlev gördüğünü kıyaslayarak bunlara anlam verebilmeliyiz. Bunlar bir anlamda dönemlerinin ilk bilgin ve pratisyenler rolünü oynamaktadır.
Bu düşünce tarzının diğer bir özelliği de; tanrı ve dolayısıyla din aşamasına henüz ulaşamamasıdır. Daha doğrusu bu tarz, insanlığın günümüze kadar ki ömrünün %98 ini işgal eden ilkel klan ve kabile düzenlerinin düşünce veya inanç yapısını, dolayısıyla ilk dinini teşkil etmektedir. Bu anlamda düşünsel gelişmenin ilk örgütlü ve kurumlaşmış ifadesini Şamanizm veya Büyücülük olarak değerlendirmek mümkündür. Bu kurumların yenilenip sürdürülmesinde öncülük gibi bir rol oynamaktadırlar. Şamanlar, temsil ettikleri topluluğun önde gelen ailesi olarak giderek önem kazanmışlardır. Bu rol ata veya anaerkil kabile düzenlerine geçişte de önde gelen bir etkendir. Toplumun eşitlik düzeyi ve üretim kopuşları, kadın-erkek arasında bir üstünlüğe fazla imkan tanımamaktadır. Yaşamlarında en çok ilişkide bulundukları eşya, bitki veya hayvanı simgeleştirmektedirler. Bir nevi klanın soyadı, kimliği olarak yapılan bu adlandırmaya Totem denilmektedir. Ona gösterilen saygı ve inanç aslında kendi varlıklarına ve atalarına bağlılıklarının sembol ifadesidir.
Kimliklerinin ve güçlerinin farkına varmadır. Bu uzun dönemin inanç yapısında öz olarak her şeyde genel canlılığa inanılmakta, pratikleriyle ilgilendikleri nesne, eşya, bitki ve hayvanlarla kurulan ilişkiye kutsallık atfedilmekte, buna MANA denilmektedir. Mana bir bakıma uğraştıkları nesnelere emekleriyle geçen değer oluyor. Buna totemle simgeleştirilerek sahip çıkılmakta, tapınılmaktadır. Totemden sonra çok tanrıcılık dinlerine geçilmiştir.
Paleolitik ve Mezolitik süreçte doğa koşullarının yönlendirdiği avcılık ve toplayıcılık deneyimleri arttıkça üretim pratiğinde edindiği deneyimleri doğanın diyalektiğini doğruya daha yakın tanımladıkça uygun coğrafya ve iklim koşullarında bu birikimini tarım ve evcilleştirme devriminde ifade emiştir. İnsanlığın düşünce biçiminde önemli sıçramalara yol açması açısından büyük öneme sahip olan Neolitik Toplum coğrafya ve iklim koşullarının da elverişli olmasıyla yakından bağlantılı olarak geliştiği için bu dönemini düşünce tarzını daha iyi anlayabilmek için çıkış koşullarını tanımakta yarar vardır.
Evrim kuramının antropolojiye uygulanmasıyla ilkel primatların-insanların ve ilk maymunsu ataları- 60 milyon yıl önce oluştukları, 20 milyon yıl önce de iklimsel koşullar sonucu Doğu Afrika’da ilkel araçlarla iki ayağı üstünde yürüyen türün gelişme gösterdiği kanıtlanmaktadır. Yaklaşık 3 milyon yıl öncesinde Doğu Afrika Kızıldeniz ve Akdeniz’in çöküntülerini takiben ciddi bir yayılmanın gerçekleştiği de kanıtlanmaktadır. Bir milyon yıla yakın bir süreden beri Doğu Akdeniz ve Toros-Zagros kavisinde-tarihçilerin deyişiyle Altın Hilal’de gittikçe artan bir yoğunlaşma gözlemlenmektedir. Bunda iklim, bitki ve hayvan kültürlerinin sunduğu elverişlilik temel rol oynamaktadır. Artan nüfus bu coğrafya parçasından dünyanın dört tarafına yayılmaktadır. Günümüzün Asya ve Avrupa insanının kökeninde bu olgu genetik olarak da kanıtlanabilmektedir. Altın Hilal daha ağırlıklı olarak da Dicle, Fırat arası yani diğer tarihsel adıyla Mezopotamya, ilkel komünal toplumun oluşumunda da uzun ve başat bir ana kaynak rolüne sahiptir. Son buzul çağının günümüzden yaklaşık 20 bin yıl önce ortadan kalkmaya başlaması, soğuk ve kurak iklimin yerini ılıman ve yağışlı iklim koşullarına bırakması MÖ 15-12 bin yılları arasında Mezolitik toplumun gelişmesine yol açmıştır. Mezolitik toplum kalıntılarına bölgede bolca rastlanmaktadır.
Gelişmenin iklime çok yakından bağlı olduğu toplumsal gelişmede yaklaşık 10 bin yıl önce yaşanan ani bir kuraklık, avcılık ve toplayıcılıktan ibaret olan gelişme biçimi yerine tarihte neolitik-cilalı taş devri- devrimi denilen aşamaya yol açmıştır. Neolitik toplumun kalıntılarına şimdiye kadar en eski tarihler olarak Dicle ve Fırat’ın yukarı kısımlarında rastlanmaktadır. Neolitik Devrimin özünde tarımı başlatmaya ve hayvanları evcilleştirmeye dayalı bir Köy Devrimi olarak da tanımlanması mümkündür. Gordon Childe’in tanımıyla Neolitik Devrim, “vahşet düzeninin çıkmasından kurtuluş, bunu başaranları doğa üstünde asalaklık yerine, doğayla etkin bir ortaklık durumuna sokan ekonomik ve bilimsel bir devrimdir.”
Tarım ve evcilleştirme devrimi ile ilk defa insanlık doğanın sunduğu bitki ve av hayvanlarının dışında kendi üretimleriyle yaşam koşullarında olağanüstü bir düzey yaratmıştır. Öne çıkan varlıklar toprak, ekilen bitkiler, meyve veren ağaçlar ve çok yönlü yararlanılan evcil hayvanlardır. İnsanın dikkati kendilerine en çok yaşam olanakları sunan bu varlıklara yönelecektir. Tanımak isteyecekler, emek verecekler, kutsayacaklar, onlarda olağanüstü özelliklerin varlığına inanacaklardır. Bu arada tarım yapmak ve hayvanları beslemek için mevsimler, güneş, yağmur gibi olgular vazgeçilmez varlıklar olarak anlaşıldığından, bunlara daha çok bağlanacaklar ve kutsayacaklarıdır. Kendi toplumsal varlıklarına anlam veren ve zenginlik katan, bu olgulardır. Hayati önemlerinden ötürü bu olgular diğer tüm varlıklara göre özel isimler kazanacaklar ve giderek tanrılaştırılacaklardır. Totemden tanrıya geçiş, neolitik çağla derinden bağlantılı, düşünce ve inanç yapısında büyük bir aşamadır. İnsan zihniyetinde doğanın doğruya daha yakın tanınmasında, özelliklerinin kavranmasında, kısaca bilgilenmede en verimli bir dönemdir.
Tarım ve evcilleştirme devriminin yarattığı gelişim düzeyi ve zihniyetini en iyi yansıtan kanıt Tel Khalaf kültürüdür. MÖ 6 bin-4bin yılları arasında yaklaşık olarak iki bin yıllık bir süreyi kapsayan bu dönem, ancak sanayi devrimiyle aşılabilen bir teknik düzeyin yaratıldığı dönemdir.
Daha sonra sınıflı toplum uygarlığının üzerinde yükseleceği tüm temel icatlar bu dönemin ürünüdür. Çömlek, balta, saban, yün eğirme, dokuma, tane öğütme, toplu köy mimarisi, tekerler,bakır taşından yarı madeni aletler, yıldızları işaretler olarak kabul etme, bir tanrıça anlayışına dayalı ideoloji vb gibi daha sonraki toplumsal biçimlenişlerin dayanacağı temel varlıklar bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Daha da önemlisi neolitik çağ süre ve kapsam itibarıyla insanlığın ruh ve zihniyet yapısını oluşturan en temel dönemdir. İlk düşünce kalıpları, ruhsal yüceliş, bilgilenme, yönetme, toplum olma bilinci, tanrı kavramına ulaşma gibi temel ideolojik unsurlar bu dönemde büyük gelişme sağlarlar. İnsanlık tarihinde ideolojik üst yapı ana özelliklerini neolitik toplum koşullarında kazanmıştır. Bunun bir çocuğun yürümeye ve konuşmaya başlaması gibi bir önemi vardır. Diğer yandan dönemin zihniyet yapısıyla gelişen üretim pratiği ve zihniyet gelişimine süreklilik kazandırması açısından bu dönem, bugünkü insanlığın sadece beşiklik dönemini değil, çocukluk ve delikanlılığa başlangıç aşamasını da teşkil etmektedir. Dinin ve mitolojinin bütün temel kavramları kaynağını bu dönemden almaktadır. Toplumun ilk defa hayvanlar alemiyle büyük farkı açan gelişmesi, insanlar tarafından mucize gibi algılanmıştır. Bundan önceki toplum biçimlerinde bu yönlü ideolojik kimliğe rastlanmamakta, belki de çok sınırlı bazı kutsallık kavramlarına ulaşmaya imkan vermektedir.
Siyasetin primitif ilkel nüvesine de bu toplum tipinde rastlamaktayız. Birkaç kabile büyüklüğüne ulaşan toplum, bir yönetim sorunuyla karşı karşıya kalmaktadır. Kabilenin en tecrübeli ve gelişmeyi sürdüren kişileri doğal olarak lider konumuna gelmekte ve bu temelde Şaman ve Büyücülük tarzında bir bölünmeye gidilmektedir. Politik ve manevi liderlik ilk farklılaşmasını bu koşullarda almaktadır.
Neolitik toplumun yarattığı diğer önemli bir gelişme de kadının toplumsallık gücünün açığa çıkmasıdır. Tarım ve hayvancılık döneminin başat gücü kadın olduğundan düşünce ve dilin ve bunun etrafında şekillenen toplum yaşamının gelişmesinde kadınca bir tarz damgasını vuracaktır. Bitki yetiştirilmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi, ağırlıklı olarak bir anlamda kadının düşünce ve pratiklerine bağlı olduğu için, hepsini doğuran Ana Tanrıça olarak önem kazanmaktadır. Bu dönemden kalma, adeta her neolitik yerleşim yerlerinde bulunan kardın heykelleri bu gerçekliğe tanıklık etmektedir. Neolitik toplumda kadın büyük bir kutsallık kazanıp eski totem dinini ikinci plana düşürmüş, kendi kültünü egemen kılmıştır.daha önceki dinlerde yaygın olan mana gücü, daha az sayıda ama önemleri başta gelen varlıklara taşırılmakta, çok sayıda totem sayıları oldukça sınırlandırılmış tanrıya indirgenmekte, en büyük varlık ise doğuran gücün sembolü Tanrıça Ana olmaktadır. Bölgesel düzeyde tanrıça isimleri de ortaya çıkmaktadır. Erkeğe ilişkin tek bir heykele rastlanmamaktadır.
Erkeğin rolü avcılık hakim geçim aracıyken ne kadar güçlüyse arka plana düşen avcılık nedeniyle bu sefer oldukça zayıflamış görünmektedir. Daha çok Ana Tanrıçanın kucağında bir oğul-eş düzeyinde anlam kazanmaktadır. Mitolojideki İştar-Dumuzi, İsis-Osiris, Afrodit-Adonis, Kibele-Attis, ikilisi neolitik çağ kaynaklı Ana Tanrıça kültürünü temsil edip, tüm insanlık kültürünün temelinde bir anlama da sahiptir. Burada anlaşılması gereken en önemli husus; kadının kutsallığı ve önderliğiyle erkeğin bir çocuk uysallığında kadına bağlılığın uzun bir tarih öncesi döneminin yaşandığı gerçeğidir. Bugünün kadını fiziksel sınırlarda algılayan erkeğinin aksine neolitik toplumda kadına her şeyden önce kutsallık atfederek anlamlandıran erkek kimliği geçerlidir.
Bu gerçeği doğularcasına yaşanan bir başka gelişme de kadının toplumsal etkinliğine denk bir biçimde Ana Tanrıça ağırlıklı dini tapımların gelişmesidir. Kadının yıldız ve ayla temsiline ağırlık verilmekte, ama daha çok yerel doğal güçlerin doğal anası olarak büyük bir ağırlığa sahip olmaktadır. Kadının üretkenliği toprağın üretkenliğiyle birleştirilmekte ve başta toprak ve üzerinde yaşayan kabile olmak üzere kutsal değerler bütününün merkezi olmaktadır. Bugün bile günlük yaşamımızda kullandığımız “Anavatan”, “Toprak ana” vb. deyimleri o dönemin düşünce ve inanç yapısının kanıtları olarak varlığını korumaktadır. Yine kabile özgürlüğü neolitik toplumun kendi iç düşünsel, duygu dünyasının bir sonucu olarak daha o dönemde varlık kazanmış bir duygudur.
Neolitik toplumun yarattığı diğer önemli bir geli1şme de günümüze kalan büyük dil gruplarıdır. Arabistan ve Kuzey Afrika’da Semitik dil grubu, Hindistan’dan Avrupa ve Amerika’ya kadar Aryen kökenli Hint-Avrupa dil grubu, bu hattın daha kuzeyinde Fin-Uygur veya Ural-Altay grubu, Kafkas-Bask-Akdeniz grubu ağırlıklı olarak bu dönemde oluşmuşlardır. Aryen kültür, tarım devrimini gerçekleştirdiği için en geniş etkiye de sahip olan gruptur. Temel düşünce kavramları köken olarak toprağa dayalı yaşama ne kadar bağlıysa,bu dil grubun da ad kazanmıştır. Demek ki, düşünce ve duygu dünyamızı zenginleştirmenin en temel yolu olan iletişimimizi neolitik toplum değerlerine borçluyuz.
Binlerce yıl öncesinde insanlık için bugün bile vazgeçilmez temel değerlerin yaratımında bu kadar önemli rol oynayan neolitik toplum yaşam biçimi ve zihniyet yapısı kendisini sınıflı toplumla birlikte gelişen “İnsan insanın kurdudur” çağının taşıdığı zihniyet yapısı ve dayattığı yaşam biçimine karşı özgürlükçü arayışlarda yaşatmıştır. Çünkü yarattığı düzey ne kadar güçlü olmuşsa aynı oranda inkar ve saldırıyla karşılaşmıştır. Yazılı tarihle birlikte neolitik toplum unutturulmaya, yok sayılmaya, basite alınmaya ve her fırsatta yüz çevrilip teğet geçilmeye zorunlu bırakılmış bir süreç gibi belli belirsiz bir konumda tutulmaya çalışmıştır. Bir türlü bu gerçeklik sindirilmek istenmemiş en kutsal değerlerinin en düşürülmüş değerlere dönüştürülmesiyle insan kavramının içeriği ve tanımı değiştirilmiştir. Mitolojiler en güçlü tanrıları ve gazaplarıyla onu paramparça etmiş, teolojiler bütünüyle yasaklayıp insan ve insanlık adına işlenen “ilk günah”ın suçlusu ilan etmiş, insanlığın belleğinde bir varmış bir yokmuş masalına dönüştürecek intikam almışlardır. Bu gerçeklik kendisini 20-21.yy.lara da taşırmış “Uygarlığın zirvesinde yaşayanlar” kanıtları bulunduğunda bile henüz capcanlı yaşanan bir süreç olduğu kadar hatta daha acımasızca saldırmış, çarpıtarak yorumlamışlardır. İnsanlığın doğduğu topraklarda insanlığı boğmanın tüm gerekçelerini bu saldırılar ile şekillendirmişlerdir. Bu toprakları neolitik topluma büyük tarım devrimine ve çağına açanlar, aslında tarihi ana rahminde doğuranlar ve insanlığın beşiğini ilk sallayan gerçek kahramanlar durumundayken, en büyük tanımsızlıklarla, acılarla kuşatılmış lanetli bir gerçekliğe sürüklenmişlerdir. Adeta neolitikle tüm insanlığı besleyen gerçeklik tersinden düşürülen insanın bir basamağı haline getirilmiştir. Tarih başladığı temelleri inkar edilip yalan yazılmıştır. Uygarlık burada gelişmiş ama başka isim konmuştur. Tüm uygarlığın dayanakları burada yaratılmış olmasına rağmen başkaları el koymuştur. Yine de yalanlarla dolu tarih yazımından kurtulup bilinç aydınlanmasının temel kriteri olarak doğru değerlendirilmek şartıyla insanlığın özgürlük hayalini besleyen ve bilincini aydınlatma potansiyelini bağrında taşıyan bir gerçeklik olarak 21.yy ve sonrasında da varlığını hissettirecektir.
Neolitik toplumun bu tarihsel tutsaklığının başlatma göreviyle -eldeki kanıtlara göre- Sümerler yarattıkları yeni zihniyet yapılanması ve kurumlaşmalarıyla tarih sahnesine çıkmışlardır.
Yazının Devamı >> Mitolojik Düşüncenin Çıkış Koşulları ve Toplumlar Üzerindeki Etkisi
Gülbahar Köker
|