Felsefi düşünce akımları 15
STOA OKULU
Günümüze Stoacılardan çok az eser kalmıştır. Sokrat öncesi filozofların eserlerinde olduğu, gibi, bunların eserlerinden de bazı sayfalar günümüze kadar korunabilmiştir. Bu belgelere dayanarak Stoa felsefesiyle ilgili oldukça açık bir yargıya ulaşabiliyoruz.
Aristo'dan sonraki felsefelerin birbirlerine karşı olan birtakım okullara ayrıldığını biliyoruz. Bu okulların ortak yanı, tümünde, bugün olduğu gibi, felsefenin; mantık, fizik (metafizik) ve ahlâk olarak üç ana disipline ayrılmış olmasıdır. Mantık; "Doğru bilginin metodu nedir? Eliğimizin sınırları nedir?" gibi sorulara yanıt arar. Fizik, evrenin yapısı ve ana yasaları ile ilgili sorunları çözümlemek çabasındadır.
Ahlâk ise; "insanı, mutluluğa götüren yol nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir? İnsanın yasam ve ölüm karşısındaki tutumu ne olmalıdır?" soruları ile ilgilenir. Aristo'dan sonra ahlâk, felsefenin bir numaralı disiplini, bir çeşit baş tacı olmuştur. Bunun içindir ki, bu dönemde mantık ve metafizik yalnızca ahlâka bir giriş, ahlâka bir yardımcı olarak algılanıyordu.
Bu iki felsefe dalına yalnızca bu açıdan bir ilgi duyuluyordu. Ancak özellikle Stoacılar, insan yaşamının anlamını öğrenmek için, bu yaşamı kesinlikle evrenin çerçevesi içinde dikkate almanın gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle fiziğin Stoa felsefesinde her zaman önemli bir yeri olmuştur.
Stoacılara göre fizik önemliydi, çünkü; onlara göre gerçek olan, kesinlikle "maddî olan "dır. Eflâtun'un ideler varsayımına karşı olan bu anlayışa başka bir düşünce daha eklenmiştir: Stoacılara göre; maddî ve somut olan gerçeklik, "canlı" bir bütün oluşturur, tıpkı bir organizma gibi.
Tüm maddî varlıklara etki eden bir "evren ruhu" vardır. Maddî bir şey olarak tasavvur ettikleri bu evren ruhunu Stoacılar, "gerçek ateş" olarak kabul ederler. Ateş en hassas unsurdur ve tüm eşyayı etkisine alma yeteneğine sahiptir. Gerçek ateşten oluşan evren ruhu, evreni bir bütün olarak birleştiren bir güçtür.
Evren ruhu, sonradan tüm canlılarda etkili olan bireysel ruhlara bölünür. Bitki, hayvan ve insanda etkili olan yaşam gücü, gerçekte evren ruhundan kopup ayrılmış olan güçlerdir. Stoacılar evren ruhuna, Heraklit gibi, "Logos" adını verir. Bilineceği gibi logos; "söz", daha genel anlamda, anlamlı ve tutarlı bir cümle demektir.
Tutarlı bir cümle, anlamlı bir söz gibi, evren de anlam ve tutarlılığa sahiptir. Stoacılar tüm evrene egemen olan logos yanında, bir de tek tek varlıklara dağılmış olan ve onlarda etkili olan "Lodoslardan söz ederler. Nasıl ki ayrı ayrı canlılarda etkili olan ruh, tek bir evren ruhunun "parpaları" ise, bunun gibi, tek tek insanda bulunan akıl da tek bir "tümel akıl"ın parçasıdır. Aynı şekilde, insan bedeni de evren bedeninin bir parçasıdır.
Bu düşüncelerden Stoacılar şu sonuçlan çıkarırlar: Stoacılara göre "ölüm", bedenin ve ruhun, evrenin beden ve ruhuna dönmesidir. Bunun içindir ki ölüm korkulacak bir şey olamaz. Çünkü ölümle, beden ve ruh aslına dönmüş olur. Bir evren ruhu ve bir evren bedeni kabul etmekle, Stoa metafiziği tam anlamıyla "panteist" olmuş bulunuyor.
Stoacıların panteizminden başka bir sonuç daha çıkar: Onlara göre her şey, ölçülü bir "amaç "a göre yapılmıştır ve bu amaca göre hareket eder. Öncelikle, olan her şey "zorunlu" olarak olur. Bu evrene zorunluluk hâkimdir. Evrende rastlantıya yer yoktur. Ancak bu zorunluluk kendiliğinden bir zorunluluk olmayıp, içten ve canlı bir zorunluluktur.
Bu, tohumdan bir bitkinin yetişip meyve vermesi türünden, bir zorunluluktur. Bu canlı zorunluluk tek tek insanların yaşamına da hâkimdir. Her insanın kaçınamayacağı, yaşamına zorunlu olarak hâkim olan bir "yazgısı" (kader) vardır. Yaşamın şekli, insan için önceden belirlenmiştir. Nasıl ki bir tohumun vereceği meyve önceden belirlenmişse.
Bunun için insan yazgısını (kader) olduğu gibi kabullenmelidir. İnsanın yazgısından kaçmaya kalkışması tümüyle hatalı ve yanlıştır. Çünkü yazgı, insan yaşamına zorunlu olarak egemendir. İnsanın yazgısından şikayet etmesi, tıpkı bir meşe ağacının "neden benim meyvelerim palamut da, herhangi bir başka meyve değil" diye şikayetçi olmasına benzer.
İnsanın yazgısı ile ilişkisi, meyvenin ağacıyla ilişkisi gibidir. Bunun içindir ki, insanın yazgısından şikayet etmesi doğru değildir. Şikayet etmekle de insan yazgısından herhangi bir şeyi değiştiremez. Bu nedenle insan için tek "ölçülü hareket" (makûl) biçimi, yazgısını olduğu gibi kabullenmesidir. Aksi halde, elden bir şey gelmeyeceği için, tümüyle üzüntü ve sıkıntıya düşülecektir.
Bu tutum, özellikle her canlı için kaçınılmaz olan, "ölüm" için gereklidir. Ölüm en genel bir yazgıdır. Ölüm her canlı için kaçınılmazdır. Bu nedenle, en genel yazgı olan ölüme karşı koymaya kalkışmak anlamsızdır. Sonraki Stoacılardan olan Epikür'ün şu sözü çok ünlüdür: "Tıpkı olgunlaşmış bir meyve gibi öl ve ölürken de seni var eden ağaca teşekkür et!.."
Stoacıların ahlâk görüşlerine temel aldıkları bir başka ilkeye göre de, insan "doğaya göre" yaşamalıdır. Yani insan, bedeni ve ruhu ile bir parçası olduğu evren konusunda bir bilince sahip olmalıdır. İnsan evrenin bütünü içindeki yerini ne kadar kesin olarak belirlerse, o derece uyumlu bir yaşama kavuşur. Stoa ahlâkı aslında, bu okulun fizik anlayışına dayandırılmıştır. Temelde panteist bir görüşe sahip olan Stoa ahlâkı, insanın doğru ve anlamlı bir yaşam sürebilmesi için, öncelikle bu evren içindeki yerini belirlemesini ister.
Stoacıların din anlayışına da yine bu açıdan bakılmalıdır. Stoacılar halk dinini olumlu karşılar. Ancak onlara göre halk dinindeki birçok Tanrıları önemsememek, bunları, dinin gösterdiği gibi değil de, felsefî bir yorumla anlamak gerekir. Söz gelişi eski Yunan dininin en büyük Tanrısı Zeus, Stoacılara göre "Evren ruhu"ndan başka bir şey değildir.
Öteki Tanrılar da "Evren ruhu"nun çeşitli oluşumlarını dile getirir. Stoacıları o dönemdeki halk dini ile buluşturan asıl nokta, onların da, halk dini gibi, evrene bir kutsal erdemin hâkim olduğuna inanmalarıdır. Her şeyin evren ruhunca yönetildiğini kabul eden Stoacılar, evrendeki her oluşumun "zorunlu" ve "ölçülü" olduğuna inanırlar.
Stoacıların bu inancı, onları sonunda yüzeysel bir teolojik görüşe götürmüştür. Bu bakımdan Stoa felsefesi bize XVIII. yüzyıl felsefesini hatırlatır. XVIII. yüzyıl felsefesi de, insan da dahil olmak üzere, evrendeki her şeyin "mükemmel" olduğunu kanıtlamak ister.
Gerek eski Yunan dininde, gerekse Roma dininde "kehanet" (bilinmezi bilmek) büyük rol oynamıştır. Eski Yunanlılar kesilen kurbanlardan, yıldızlardan, rüyalardan geleceği okumaya çalışırdı. Her önemli karar ve uygulamadan önce, özellikle devlete ait konularda, atılacak adımın doğruluğunu anlamak için bazı sembollere başvurulurdu.
Stoacılar kehanete de olumlu yaklaşırlar. O kadar ki, ona bilimsel bir temel kazandırmaya bile çalışırlar. Çünkü onlara göre evrende hiçbir şey tek başına değildir. Her şey birbirine bağlıdır, her şey "bütün" ile ilgilidir. Bu nedenle kurban hayvanlarının bağırsakları, kuşların uçuşu vb. ile ilerde olacak olaylar arasında bir ilişki vardır.
Bunun içindir ki, bunlardan yararlanarak geleceği okuyabilmek mümkündür. Stoacılar astrolojiye de inanırlar, yani yıldızların insan yaşamı üzerinde büyük rolleri olduğu görüşüne coşkuyla katılırlar.
Stoa Okulu Ek Bilgiler
Stoizm
Bu çığırın kurucusu kıbrıslı Zenon’dur. Kendisi bir tüccar oğlu imiş; 314 yılları sırasında Atina’ya gelmiş burada Xenophon’un “Sokrates’ten Anılar”ı ile Platon’un Apologia’sını “Sokrates’in savunmasını” okuyarak Sokrates’e hayran olmuştur. Bundan sonra Yunan felsefesinin çeşitli çığırlarından filozofların derslerini dinlemiş bunlardan da özellikle Kyniklerin pek çok etkisi altında kalmış. İlk yapıtları tamamıyla Kynik görüş çerçevesinde yazılmışlardır. Ama sonra Kyniklerin öğretisinde esaslı değişiklikler yapmıştır: insanın ahlaki özgürlüğüne, kyniklerin düşünüğü gibi, töreleri, her türlü uygarlık düzenine sert bir şekilde reddetmekle değil de, yüksek çeşitten bir doğallıkla, gerçek bir insanlıkla ulaşılabileceği kanısına varmıştır. 4. Yüzyılın sonlarına doğru Atina’da Stoa pokile’de (resimlerle süslü direkli bir galeride) okulunu açmış. Okul adını buradan alır.
Öğrencilerinden çoğu Zenon'un öğretisini az çok değiştirmişler, peripatosçu ve Kynik felsefeye yaklaştırmaya çalışmışlardır. Yalnız Zenon öldükten sonra okul müdürlüğünde yerine geçen Assos’lu Kleanthes, öğretiyi bütünüyle benimseyip azımsanamayacak bir bağımsızlıkla geliştirmiştir. Zenon, ölçülü azla yetinen yaşayışıyla Atina’da büyük bir saygı kazanmıştı. İntihar ederek ölmüştür.
Stoa, Hellenizmin tipik felsefesi sayılır; çünkü Atina’da doğudan gelmiş kimseler tarafından Attika felsefesinin ana düşünceleri ile işlenmiştir. Başka bir özelliği de, Roma İmparatorluğunda en yaygın bir felsefe oluşudur. Stoa öğretisinin kökleri Kynik felsefesidir, ama büsbütün bu çerçeve de kalmış, yer yer onunla belli bir karşıtlık halindedir de. Kynizm de olduğu gibi Stoa içinde insanın bağımsızlığı ana düşüncedir e sonuna kadar ana düşünce olarak kalmıştır. Ancak Stoa’nın kurucusu Zenon bu ana düşünceye bir yandan sağlam teorik bir temel kazandırmak, bunu çeşitli yönlerinden felsfi olarak temellendirmek istemiş, öte yandan da bu düşünceyi insan yaradılışını sosyal iç güdülere, duygularıyla uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu yapmak istediklerinin ikisini de Sokrates ile Platon’un felsefelerinde bulmuştur. Bunlar “doğaya uygun yaşama” kavramını ortaya koymuşlardı.
Stoa Ahlakı kendi kendine yeten bilgi ideali ile individualist bir öğretidir. Ama öbür yandan da “doğanın yasasına bağlanma” kavramı, bu individualism ile denge kuran bir karşı ağırlık gibidir. Çünkü aynı yasaya bağlı olma yüzünden erdemli kişiler yalnızlıktan kurtulmuş, bir beraberlik içinde toplanmış, buluşmuş olurlar. Bundan dolayı Zenon insanın topluluk halinde yaşama gereksemesini doğal bir akla uygun bir iç güdü diye anlar ve kabul eder.
Yalnız ona göre, bu gerekseme, bir yandan bilge kişiler arasındaki dostluklar, öbür yandan da bütün akıllı insanların topluluğu çerçevesinde giderilmelidir. Bu ikisinin arasında kalan ayrı ayrı ulusların kendilerine göre devletler içinde toplanmaları, bu topluluk biçimleri ilgisiz kalınacak şeylerdir.
STOA OKULU ve EPİKÜRCÜLER
Bu dönemdeki "felsefe okulları"na gelince; Eflâtun'un Akademi'si ile Peripatos okullarına, M.Ö. yaklaşık 300 yıllarında, iki okul daha katılmıştır: Stoa ve Epikür okulları. Stoa okulu, duvarları resimlerle süslü sütunların oluşturduğu bir yerde kurulduğu için, "Sütunlu galeri" anlamına gelen Stoa adını almıştır.
Öteki okul ise kurucusu olan Epiküros'un adını taşır. Bu iki okul, yaşam ve bilgi konusunda karşıt görüşleri savunur. Bu biri ötekine karşı olan okullara, bu dönem için üçüncü bir akım sayılan, "şüphecilik"! de eklemeliyiz. Açıklamalarında mutlak şüpheden hareket eden Şüphecilere, M.Ö. II. yüzyılda Eflâtun Akademisi'nin dayanak olması dikkat çekicidir.
M.Ö. III. yüzyıldan itibaren bu üç okul, aralarındaki "sürtüşme"yi sürekli canlı tutarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yine de bu üç okulun ortaklaşa paylaştıkları bazı görüşler vardır. Üçünün de birleştikleri ilk nokta, her üçü insanı felsefenin konusu saymıştır. Her üç okul, öncelikle, "üstün insan"m portresini çizmiştir. Ancak "üstün tip", her üç okulda değişik yorumlanmıştır.
Stoalılar için üstün insan, tüm tutku ve isteklerini yenmiş olan, yaşam karşısında olduğu gibi ölüm karşısında da ilgisiz kalmayı bilen insandır. Onlar "duygusuzluk"u (apethie) insana amaç olarak gösterirler. Buna karşı Epikürcüler ve şüpheciler insanın amacını "ruh derinliği"nde (ataraksie) bulurlar. Ancak dikkat edilirse ruh dinginliği durumu ile duygusuzluk durumu arasında pek büyük bir fark olmadığı görülür. Bu üç okul yaklaşımlarını farklı temellere dayandırmış bulunuyor.
Stoacılar ile Epikürcüler arasında ortak olan bir başka nokta, her iki okulun da Eflâtun'dan önceki felsefeye "geri dönüş" yapmalarıdır. Bilindiği gibi, Eflâtun'dan önceki felsefenin karakteristik yanı, evrenin temeli olarak "maddî" bir şeyi benimsemesidir.
Somut olmayan bir evren anlayışını, ilk kez Eflâtun, "ideler"i ile ortaya koymuştu. Stoacılar ve Epikürcüler Eflâtun'dan önceki felsefeye dönmekle, her şeyin özünün maddî olduğunu yinelemiş oldular. Bu görüşü savunan iki okulun dayanmak istedikleri temeller birbirinden farklıdır. Stoacılar için Eflâtun'dan önceki felsefelerin en büyük otoritesi "Heraklit"tir.
Heraklit felsefesinin karakteristik görüşü, her şeyin bir değişim ve bir oluş içinde bulunduğudur. Onun felsefesinin ikinci karakteristik yanı, oluşun bir yasaya bağlı olduğu, akıl "logos" tarafından yönetildiğidir. Tüm evrene egemen olan akıl "logos", Heraklit'e göre maddî bir şey olan "ateş "tır.
Heraklit bir panteisttir. Bu görüş Stoacılarca da benimsenir. Heraklit için bir başka karakteristik düşünce, her şeyin "sürekli devir" hareketi içinde olduğudur. Gelmiş geçmiş bir şeyin bir süre sonra yeniden görüleceğine inanılır. Stoacılar Heraklit'in bu görüşünü de sahiplenmiştir.
Onlara göre de evrenin evrimi sürekli yükselen doğru bir çizgi yerine, dönüp dolaşıp aynı noktaya gelen dönüşümlü bir yol izler. Oysa Epikürcüler Demokrit'in atom varsayımını felsefelerine temel alır. Demokrit'e göre gerçek, boş uzay içinde hareket eden atomlardan ibarettir. Evrende her olay kör ve kendiliğinden (mihaniki-ruhsuz) olan yasalara göre olur.
Her şeyin, kendiliğinden olan zorunluluklara göre oluştuğu bir evrende, Tanrıların gereksiz varlıklar olduğunu tahmin etmek kolaydır. Demokrit'e bağlı kalan Epikürcüler, tam anlamıyla, bir "din düşmanı "dırlar. Stoacılar panteisttir, yani evrenin dışardan değil de, içten yönetildiğini, Allah ile evrenin bir ve de aynı olduğunu varsayar. Stoacılar ulusal din karşısında olumlu bir tutum sergiler. Onlara göre halk dini bir gerçekliği içinde taşır ve bu gerçeklik halka has bir biçimde dile getirilmiştir.
Tüm dinlerin birtakım "sembolik" imajları olduğunu benimsemek gerekir. Tanrılar birer semboldür. Bu sembollerin gerisinde doğa güçleri gizlidir. Stoacılarla Epikürcüler din konusunda biri ötekine karşı görüşler öne sürer. Bu iki karşıt görüş arasında şüpheciler yer alır. Şüphecilere göre: Tanrılar var mıdır, yok mudur? Evrenin özü nedir? gibi sorulara yanıt vermek, ilke olarak mümkün değildi
Septikler
PİRRON
Elealı Pirrhon (M.Ö 365-275) kuşkuculuğun kurucusudur. Sokrates gibi oda hiç yazmamıştır. Düşüncelerini öğrencileri aracılığı ile tanıyoruz. Hekim Sextus Empiricus, Pirrhoncu betimlemelerde kuşkucu öğretileri özetlemiştir.(M.Ö 3. Yy)
Pirrhon’a göre evrendeki her şey aynıdır. Değişik bir şey yoktur. Evren ne düşünce ile kavranabilir ne de üstüne bir yargıya varılabilir. Hiçbir tutanağımız yoktur, hiçbir tarafa yönelemeyiz. Gerçeği doğrudan doğruya bilemediğimize göre, gerçek üstüne yargılardan sakınmalıyız.
Kuşkuculuğun ahlaksal sonuçları da vardır: madem dünya da değişik bir şey yoktur, duygu ve isteklerimizi de yok etmeliyiz. Ölümdeki duygusuzluğa isteksizliğe ulaşmalıyız. Kurgusal düşünceyi ve sonuçlar çıkarma eylemini de ortadan kaldırmalıyız. Bundan dolayı Pirrhon hiç yazmamıştır.
TİMON
Pirrhon’un ardılı Timon, bununla birlikte grek mantığının görüş noktasından, karşılık vermenin çok güç olduğu ve zekayla ilgili kimi kanıtlar ileri sürdü. Gerkler yönünden tek kabul edilmiş mantık, tümdengelimseldi. Bütün tümdengelimse Eukleides gibi, apaçık sayılan genel ilkelerden başlamak zorunda idi. Timon bu tür ilkeler bulma olanağını kabul etmeli. Böylece her şey başka bir şeyin yardımıyla belgelenebilecek. Ve bütün kanıt ya dönel (circular), ya da bir hiçten sarkan bitimsiz bir zincir olacaktır. Her iki durumda da hiçbir şey saptanamaz. Görebildiğimiz denli, bu kanıt, orta-çağlara egemen olan Aristoteles felsefesini kökünden koparmıştır. Günümüzde bütünüyle kuşkucu olmayan kişilerce savunulan kimi kuşkuculuk biçimlerini, eski çağın kuşkucuları görememişlerdi. Onlar, görüntülerden kuşkulanmamışlar ya da kendi kanılarınca, yalnızca görüntülerle ilgili dolaysız bilgimizi dile getiren önermeleri kuşkulu bulmamışlardır. Timon’nun yapıtlarından çoğu yok olmuştur. Elimizde bulunan iki parça bu noktayı açıklayacaktır. Bunlardan biri “görüntünün tümüyle geçerli” olduğunu söyler, öbüründeyse şunlar okunmaktadır: “bal tatlıdır” demem, “bal tatlı görünür”. “balın tatlı olduğunu ileri sürmeyi hayırlıyorum. Onun tatlı göründüğünü bütünüyle evetlerim” derim.
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" Dersi Ders Notları.
SİYASET FELSEFESİ
Siyasetin problemlerini siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımlanan insanların belli bir siyasi sistem içindeki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arzeden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalı.
Siyaset felsefesinin ele aldığı belli başlı konular şunlardır:
1. İnsanın gelişme süreci içinde, yönetimin ya da devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi.
2. Varolan, varolmuş olan devletlerin sınıflanması ve bu devletlerin oluşumunda etkili olan felsefe ya da görüşlerin incelenmesi.
3. İdeal düzen arayışları.
4. Ütopyaların yapısı ve bunların gerçekleşme şansları.
5. Bireyle devlet, itaat etmeyle özgürlük arasındaki ilişki, baskı, sansür ve yönetimin gücü.
6. Adalet, eşitlik, özgürlük, haklat ve mülkiyet gibi temel kavramların analizi.
Eski Yunan’da doğmuş olan siyaset felsefesi, günümüzde siyasi otoritenin gücünü, doğasını ve kaynağını, siyasi otoriteyle birey arasındaki ilişkileri ele alır. Siyasi kurumların ve bu arada devletle birey arasındaki ilişkilerin nasıl geliştirilebileceği konusunu inceleyen siyaset felsefesi günümüzde daha çok ‘demokrasi’ kavramı üzerinde durur. Başka bir deyişle, demokrasi problemini sivil toplum-devlet kavram çiftiyle, özgürlük ve eşitlik ideallerinin oluşturduğu temel üzerinde ele alan siyaset felsefesinin temel problemi, kamusal gücün, siyasal iktidarın, insan yaşamının niteliğini korumak ve geliştirmek için nasıl kullanılması ve ne ölçüde sınırlanması gerektiği problemidir.
Siyaset felsefesinin uzun tarihi içinde, Platon, Aristoteles, Cicero, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, Dante, Machiavelli, Spinoza, Locke, Burke, Rousseau, Mill, Bentham,Tocqueville, Saint-Simon, Comte, Hegel, Marx ve Engels gibi düşünürlerin önemli katkılarından söz edilebilir. Buna karşın, 20. yüzyılda siyaset felsefesi alanındaki katkılar, sırasıyla siyasi pragmatizm, dini ve varoluşçu yaklaşım ve nihayet devrimci yaklaşım diye, kabaca üç başlık ya da yaklaşım altında toplanabilir.
1. Dewey, Russell ve Popper gibi düşünürler tarafından temsil edilen Siyasi pragmatizm, toplumun halihazırdaki yapısını ve kapitalizmi eleştirmekle birlikte, düşüncelerini söz konusu yapının oluşturduğu genel çerçeve içinde ifade eder ve siyaset alanındaki amacın, insan kişiliğinin geliştirilmesiyle yaşam düzeyinin en yüksek noktaya çıkartılması olduğunu savunur. Örneğin, siyaset felsefesinde aristokratik bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Russell, hoşgörü, cinsel özgürlük ve sağduyunun yanında olurken, materyalizme, bürokrasi ve savaşa şiddetle karşı çıkmıştır.
2. Dini ve varoluşçu yaklaşım, insanlığın topyekün bir yıkıma doğru gittiğini savunurken, zaman zaman dini ya da yarı dini değerleri, zaman zaman da bireyin bizzat kendisini ön plana çıkartmıştır.
3. Lenin,Gramsci, Marcuse, Lukacs gibi düşünürlerin temsil ettiği yaklaşım ise, bireyin nihai bir özgürlük ve mutluluk haline ulaşabilmesi için, kapitalizmin ve burjuva devletinin, şiddet veya demokratik yollarla yıkılmasını öngörür.
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" Dersi Ders Notları.
Felsefi düşünce akımları 16
|